DİNİN KABUĞUNU SOYMAK

Toplumsal yaşamın açmazları arasında kalan Müslümanlar itikadi, siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlâki alanda tam bir kararsızlık içerisinde bırakılmışlardır. Müslüman ülkeler üzerinde toplum mühendisliği yapanlar, dini konularda zaman zaman şüpheye düşürecek tartışmalar, zaman zaman hurafeleri dinleştirmeler, şimdide Müslümanları, dünya kamoyuna barbar ve vahşi gösterebilme çabaları içerisine girmişlerdir.

Halkı Müslüman olan ülkelerin inandığı gibi yaşayabilme alanlarını boşaltarak, inançlarına pamuk ipliğiyle bağlı olan Müslümanlar oluşturmaya çalışmışlardır. Suriye’yi inceleyecek olursak; Savaş bakiyesi nesil göremediği, izlerini haritada veya kitaplarda göreceği dini yapılardan yoksun yetişmesi büyük bir tehlike olarak kapıda beklemektedir. Özellikle bu yeni nesil modern veya çağdaş mimari yapılardan, sadece uyumak için gidilen yapıların ruhsuzluğundan kendisini nasıl kurtarabilecektir. Oysaki dini yapılar insanlarda bir çağrı bırakır. Yâda ötelere çağırır. Bir ahiret hatırlatmasıdır minareler. AVM lerin bodrum katlarına sıkıştırılmış mescitleri düşündüğümüzde namazı hatırlatacak bir obje olmayınca namazdan uzaklaştırma ruhu taşıdığı aşikardır.

Namazı hatırlatacak, dini çağrıştıracak unsurların olmayışı veya ücra köşelere yapılıp cazibesini kaybettirme anlayışı ile oluşturulan AVM ler çağdaş insanlara farklı bir mabed anlayışıyla sunulmakta. İçerisi apayrı bir dünya yeme, içme, gezme, oynama, eğlenme merkezi oluşturulurken ezan sesinin duyulmadığı küçük levhalarla mescid yazısıyla yönlendirme yapılması Müslümanları dünyevileştirme projesinin bir parçası olduğunu göstermektedir.

Peygamberimizin Veda Hacc’ında “Size iki şey bırakıyorum onlara sarıldığınız müddetçe helak olmazsınız” sözü batılı müsteşriklerin çalışma alanı olmuş, Müslümanları Kitap ve Sünnet’ten uzaklaştırmanın yolları aranmış, yeni bir toplum oluşturma projeleri geliştirmişlerdir. Bu projelerden biride Müslümanları dünyevileşen bir toplum haline getirmektir.
Dünyevileşme kavramı; ahiret hayatını unutan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve heveslerinin peşinde koşan insanın içinde bulunduğu hali ifade eden bir kavramdır. İslâm âlimleri dünyevîleşmeyi, insanlığı tehdit eden bir dalâlet ve heva-hevesin ilâh edinildiği bir hayat tarzı olarak değerlendirmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de hayatları hakkında bilgi verilen Firavun, Karun, Belâm ve onlarla işbirliği yapan kimselerin, dünyevîleşmenin farklı bir boyutunu temsil ettikleri açıklanmıştır.

İşte bu noktadan yola çıkacak olursak dünyevileşme kavramına üç temel noktadan yaklaşılmalıdır. Öncelikle kavramın ne anlama geldiği; ikinci olarak dünyevileşme sonucu ortaya çıkan zihinsel süreç ve sonuçta bütün bunlarla muhatap olacak bir toplumun durumu.

Hayatımızın ne kadarını dünyaya ayırmalıyız?, ne kadarını ahirete ayırmalıyız? sorusu ile sık sık yüzleştiğimiz olur. Genelde bu sorunun doğru olup olmadığını düşünmeden cevap arayışına kalkışırız. Kimilerine göre esas olan ahirettir, kimilerine göre sadece ahireti hesaba katarak yaşamımızı sürdürmeliyiz, kimilerine göre de bir denge içerisinde olup hem dünya hem de ahiret hayatını gözetmeliyiz.

Bu konuda peygamber(s.a.s)’in “Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi, hevâya uymak ve tûl-î emeldir. Hevâya uymak insanı hak yoldan saptırır, Tûl-i emel ise ahireti unutturur.’ buyurmuşlardır.

Bediüzzaman bu hadisten hareketle, dünyanın üç yüzü olduğunu belirtir.
Dünyanın üç yüzü var. “Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar; onların nukuşunu gösterir, mana-i harfiyle, onlara ayinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir, nefrete değil aşka layıktır.
İkinci yüzü, ahirete bakar; ahiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir; tahkire değil, muhabbete layıktır.
Üçüncü yüzü, insanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fanidir, zaildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir” der.

Böylelikle, dünyevileşmenin yaşandığı toplumda önemli bir mesele ortaya çıkacaktır: Bu yeni düzende dinin rolü, sınırı ve öbür tarafta ihdas edilen yeni oluşumun, tarihle yüzleştirilerek meşruiyetinin sorgulanması gerekmektedir. Nitekim İslam dünyasında dünyevileşme hareketlerinin sonucu bu çatışma ortaya çıkmıştır. Müslüman toplum, içinde hayat ve devlet ile ilgili geniş düzenlemeler içeren, iman ettiği dinin nereye konulacağının tartışmasına girmiş, öte yandan bu meseleye dini tamamen bir kenara iten yeni modellerin baskısıyla karşı karşıya kalmıştır.

Şüphesiz bugün Müslümanlar kendi inançları alanında, çeşitli sorularla karşılaşmışlardır. Bu alanda tartışmalar sürüp giderken, dini olmayan bir yaşantı baş döndürücü hızıyla insanlığı kuşatarak, yeni eserlerini sunarak sadece Müslümanları değil tüm insanlığı köleleştirmiştir. Müslümanların bu hız karşısında yaşadığı şaşkınlık psikolojisini de görmezden gelemeyiz. Şimdi cevaplandırılması gereken soru; dünyevi düşüncenin bütün bu “zaferlerine” rağmen bizim kendi değerlerimizi kullanarak hangi modeli insanlığa sunacağımızdır. Yani bölgesel çatışmalardan, teknolojik buluşlara kadar bütün dünyayı kucaklayan ve kökü vahye dayanan bir modeli insanlığa sunabilecek miyiz? İşte ‘etrafına cami ağyarına mani’ cevaplamamız gereken soru budur.

Fahmettin AYDIN
Araştırmacı-Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 9

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız