CEMAATLER Mİ DAHA İSLAMİ SENDİKALAR ve PARTİLER Mİ?

‘Senin iktidarın saygı görmüyorsa, başka bir iktidar yoldadır.’ Konfüçyüs

İlahiyatçı-Yazar (aynı zaman da eğitimci) Osman TEKİN’İN ‘Kur’an’da Şura Kavramı’ adlı kitabı beni bambaşka yerlere götürdü.

Bir zamanlar İslami camia da ‘Demokrasi İslamiyet’e uygun mudur?’ ‘Şura , bey’at kavramlarının demokrasiyle bir alakası var mıdır?’ gibi hararetli tartışmalar olurdu.

Bir şeyhin, abinin, cemaat parti ya da sendika liderinin iki dudağının arasından çıkacak cümlenin hikmet , düstur ve ilke yerine geçtiği günlerden çok daha katılımcı ve tezkiye-i nefs (kendini temize çıkarma) yapmayan ve yaptırmayan bireylerden oluşan yapılanmalara doğru gidiyoruz. Bu kitapta bunu yansıması bence.

Osman TEKİN Kuran ve Sünnet merkezli ve bu iki kaynağın şarihi durumunda ki Risale-i Nur destekli bu çalışmasında beni hem geçmişe hemde hali hazırdaki Müslümanların cemaatsel yapıları hakkında bir çok sorular sormama vesile oldu.

Gerçi vakti zamanında İslam İktisadı, İslam Hukuku adı altında paneller, sempozyumlar düzenlenir hararetli tartışmalar olurdu ama şimdi ne İslam hukuku ne fıkıh kelimelerini duyamaz olduk. Kitap bu yüzden ilk etapta günümüz Müslümanlarının ayet ve hadislere yada bunların yorumuna dayanan bir ilkeselliği göz ardı edip pragmatist bir tavırla sadece dünyevi kazanımlara odaklandıkları için çok dikkat çekici olmayabilir (Başarının Sırları gibi gelişim kitaplarının yanında R.Tayyip ERDOĞAN’ın liderlik sırları, Liderlerin Hayatı gibi kitapların çok satması bundandır )

İlk önce şunu söyleyelim ; Kitap İslamiyet’e ruhen ve fikren dışardan bakmayı şiar edinmiş değişik kesimlerin yüzyıllık bir yanlışına işaret ediyor. O yanlışlıkta İslam’ın yönetimde teokratik bir nizamı savunduğu yani gücünü ve meşruiyetini Allah’tan aldığı düşüncesi.

O. TEKİN kitabında şöyle demiş;

“..Kur’an açısından hiçbir beşer, Allah’ın vekili değildir. Bu nedenle de Allah adına yönetmek, yönetim işlerini onun adına karara bağlamak, Kur’an’ın doğrulamadığı bir iddiadır.” Sh. 57

Konuyla ilgili başka bir bölümde şöyle bir alıntıda bulunur

“dolayısıyla, yönetici Allah’ın vekili değil, toplumun temsilcisi ve emanetçisidir”. Sh. 137

Aslında mantıken de Allah’ın iradesini kimsenin temsil edemeyeceği sadece kanunlarını uygulamakla mükellef olabileceği ‘Ben Allah adına hükmediyorum’ dese de bunun doğru olmadığını Allah’ın böyle bir hakkı kimseye vermediğini ortaokul yıllarımdan beri gördüğüm, anladığım halde koskoca üniversite hocalarının ve düşünce tarihinde ismi geçen meşhur yazarlarımızın görememiş olmasını hayretle karşılamışımdır.

Ağızlarındaki sakız hep maalesef ‘İslam teokratik bir nizam ister’ olmuştur.

Birde İslamcı hareketlerde yıllardır çokça kullanılan (gerçi bu söylemin de ruhuna Fatiha okundu) ama ipin ucu kaçınca bir çok yanlışlıklara sebebiyet verecek Mâide Sûresi, 44. ayette geçen; “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir” ayeti. Zamanında özellikle kimi radikal gruplar siyasetle uğraşan Müslümanlara karşı çok kullanırlardı bu argümanı hatırlayalım.

Bu ayete göre örneğin Türkiye Cumhuriyeti gibi herhangi bir laik devlette başbakanlık ya da idarecilik yapmış herkesi dinden çıkartmanız lazım.

Osman TEKİN ilk önce risale-i nurdan yaptığı bir alıntıyla ayetteki şu inceliğe işaret eder;

“Said Nursi; Osmanlı döneminde bir kısım insanların, anayasa ve hürriyet ilan edenleri Maide suresi 44.Ayetini delil göstererek kafirlikle suçlamasını şiddetle ret eder ‘kim hükmetmezse’ nin manası, ‘kim tasdik etmezse’ manasında olduğunu ifade eder. İçtimai dersler, 140.”

Fakat TEKİN burada kesip bırakmaz beşeri kanunları yada batı hukukunu temize çıkartacak bir yanlış anlaşılmanın da önüne geçmek için şöyle devam eder;

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirler, zalimler ve fasıklardır.” Maide, 5/44,45,47. Ayetini kanun şeklinde yorumlayarak şimdiki kanunları, “cebr-i keyfi-i küfriye kanun ismini takmakla”. diye ifade eder.Şualar,297” Sh.69-70”

Özellikle kitapta yer alan ‘Siyasi Alanda Şura’ bölümü daha dikkat çekici.

Bizde bir eğitim sendikasının yönetiminde yer aldığımız için burada yöneticilerde bulunması gereken özellikleri bir daha düşündük.

Kitapta ‘Şura Üyelerinin Nitelikleri’ denilmiş olsa da bu kısmı yönetimde söz sahibi olan sivil ya da resmi idareciler içinde uygulayabiliriz.

İlkine ‘Ehliyet ’denilmiş.

Acaba partilerde, cemaatlerde ve sendika gibi sivil toplum kuruluşlarında buna ne kadar riayet ediliyor?

Adalet, Bilgi şeklinde sıralanmış.

Hadi bu özellikte insanları bulduk. Peki bizi yönetenleri nasıl seçeceğiz? İslamiyet ne der bu hususta?

“Seçim olmadan doğru bir tayin gerçekleşmiş olur mu? Ya da en azından ilim, hikmet ve adalet gibi yeterliliklere ve dolayısıyla da bu konuda sorumluluğa sahip kimselerin bu sorumluluğu ne olacaktır? Müslümanlar için halife tayini bir vecibe kabul edilirken, halkın böyle bir tayine kayıtsız kalması nasıl açıklanabilir? Bunun farz- kifaye olduğu kabul edildiğinde bile, en azından bu farzı yerine getirmesi gereken bir grubun bir seçimde bulunması gerekmez mi?” sh.138

Kitap şura heyetinin kimlerden ve nasıl oluşacağı sorusunu ararken (sh.102-103) en sonunda ‘şuranın teşkili İslam ümmetine bırakılmıştır’ (SH.103) denilerek vesayetçi anlayıştan uzak durulması gerektiği belirtilmiştir.

Vesayetçi anlayış nedir?

Siz bilmezsiniz ben bilirim anlayışıdır.

Benim sözümde hikmet var anlayışıdır.

Şimdi herkese şu soruyu soruyorum;

Hangi cemaat lideri istişareler neticesinde seçiliyor?

Şeyhlik kurumuna bunu soramıyoruz bile çünkü oranın yapısı belli.

Hadi bunları bırakalım, cemaatler masum yapılar tamamen fisebilillah çalıştıkları için Müslümanların aleyhinde bariz bir hataların görmemiz zor .

Peki bir iktidara oy verip 4 yıl beklemek reva mı?

28 Şubat sürecini hatırlayın Müslümanlara kan kusturuldu.

Halbuki insanlar oy verdikten sonra 4 yıl bir partiye bir lidere mahkum olmamalı.

Tek korku kaos olur istikrar olmaz ama ekserin mutsuz olduğu bir ülkede zaten istikrar olmaz.

Benim şöyle bir iddiam var;

İlerde elektronik seçimler iktidarların daha çabuk değişmesine izin verecektir.

Tüm dünya buna mecbur bence.

Türkiye’de bir yönetim yapısına oy veren bireyler onu değiştirme hakkına da sahip olmalıdır ve bunu şu an en iyi yapan yapılanmalar ise sendika ve derneklerdir.

Neden mi? Çünkü belli bir oranda delegenin imzası ile olağanüstü kongreye gider ve memnun olmadığın yönetimi değiştirirsin.

Bana göre sendika ve sivil toplum kuruluşları ‘yönetimin teşkili’ anlamında cemaatlerden daha İslami yapılanmalar.

Eğer bir lider ortak akla ve iradeye dayanmadan karar alıyorsa orada gayr-i İslami bir durum vardır.

Düşünün ki Resulullah (s.a.v) vahye muhatap olduğu halde yani hakikati kendi tekelinde bulundurabilen bir isim iken Uhud savaşı öncesi düşmanı Medine’de karşılayalım demiş ama kendi düşüncesine katılmayan Müslümanların yoğun isteği üzerine istişare neticesinde düşmanı şehrin dışında karşılayalım kararına onay vermiştir. Savaş sonrası ise başta amcası olmak üzere o kadar kayıplara rağmen inen ayet Resulullahın (s.a.v) şahsında tüm müminlere şöyle der;

“Sen (o zaman), sırf Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları sen bağışla, onlar için Allah’dan mağfiret dile. (YAPACAĞIN) İŞLERDE ONLARA DA DANIŞ, BİR KERE DE AZMETTİN Mİ, ARTIK ALLAH’A DAYAN. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-İ İmran, 159)

Yenilgiye bile sebep olsa, amcanı bile kaybetmiş olsan senin fikrine karşı çıkıp bozguna bile uğramış olsanız hayır yine de ‘istişare et’ emri ne kadar manidar.

Kitapta ayrıca iki noktaya dikkat çekmek istiyorum;

İlki “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan ulû’lemre (buyruk sahiplerine) itaat ediniz’ ayetinde geçen ulul emrin çoğul gelmesinin kolektif yönetimin önemi diyerek belirtilmesi. (Sh.30-31) Arapçada çoğul sığası en az 3 kişiden oluştuğuna göre yönetimi şura heyeti deruhte edebilir. Bu heyetde umera(Amirler,İdareciler) ve ulemadan oluşabilir. Alim bir idareci elbette ideal olanıdır.

Şu an bir ülkeyi yönetenler zaten ekipleriyle yönetebilmektedirler. Ünlü filozof Martin Heidegger (1889-1976) 23 Eylül 1966’da Der Spiegel’de yapılmış mülakatta kendisine ‘Yardımı filozoflardan umuyoruz, tabii sadece dolaylı yardım olsa da, dolaylı yollardan olsa da bir yardım. Ve şimdi duyduğumuz ‘Size yardım edemem’ sözüdür’ sorusuna karşılık ‘Görebildiğim kadarıyla tek bir fert düşünceden hareketle, pratik talimatlar verecek kadar dünyayı topyekün bir şekilde kavrayabilecek durumda değildir’ şeklinde cevap verdiğinde dünyayı anlamlandırmada ve pratik tavsiyelerde tek kişinin felsefi çıkarımlarının yeterli olamayacağını belirtirken benim de aklıma siyasi alanda da yönetimde tek adamın herşeye gücü yetmeyeceği gelmiştir hep. İmam tek olur ya da başbakan ama onu kontrol eden şimdi ki TBMM gibi kurullar ve istişari heyetlerde olmalıdır.

Yine kitapta (sh.152) istişarenin devre dışı kalması ve tek başına karar verme hakkını kendinde görmenin psikolojik bir sapma olduğu ifade ediliyor ki vakti zamanında cemaat içi mobbinge maruz kalanları(Tabir için kusura bakmayın) hoşnut edecek fikirler içeriyor. Çünkü 20-30 yılını bir cemaate vakfa harcayıp ta bir günde aforoz edilen insanları görünce cemaatin çoğunluğu rahatsız olsa da hiç ses çıkartılmaması beni düşündürmüştür daima. Bu konuda Gökçe OK’un Şiddet ve Tedavisinde Bediüzzaman Said Nursi’nin ‘Müsbet Hareket Yaklaşımı’ konulu sempozyumda sunduğu cemaat içi baskıya işaret ettiği ‘UHUVVET RİSALESİ EKSENİNDE CEMAAT FERTLERİ ARASINDA SOSYAL ŞİDDET ALGISI’ başlıklı bildirisine bakılabilir.

Başı yana eğik mübarekler sürüsü olmakla iyi bir Müslüman olunamayacağını, huzur adacığına kendine atıp ‘Aman kardeş karışma, dur Rabbül Alemin düzeltir, müspet hareket et, içlerine girme, pencerelerden seyret’ şeklinde dile getirilen korkaklık dürtülerinin maalesef cemaat, Risale-i Nur ve Bediüzzamanın düsturları diye yutturulmaya çalışıldığı günlerden daha katılımcı ve daha sorumluluk sahibi bireylerin ön plana çıktığı günlere geldik.

İşte Osman TEKİN’in yazdığı ‘KUR’AN’DA ŞURA KAVRAMI’ özellikle yönetime katılım ve Müslümanların yaşadığı sıkıntıların, sorunların üzerine cesurca gitme karakterinden yoksun olanların çokça kullandıkları ‘Aman suya sabuna karışma’ söylemine karşılık ‘karışmazsak biz nasıl temiz kalırız?’ cevabını veren güzel bir eser olmuş.

KUR’AN’DA ŞURA KAVRAMI (Osman TEKİN, 160 sh.,Gündönümü Yayınları, İstanbul ,2012)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

CEMAATLER Mİ DAHA İSLAMİ SENDİKALAR ve PARTİLER Mİ?” için 7 yorum

  • 06/09/2012 tarihinde, saat 15:12
    Permalink

    Bu değerli eseri tanıttığınız içn teşekkür ederiz

    Yanıtla
  • 06/09/2012 tarihinde, saat 15:12
    Permalink

    Yazı beni çok şaşırttı kitap ilginçmiş

    Yanıtla
  • 06/09/2012 tarihinde, saat 15:17
    Permalink

    “Vesayetçi anlayış nedir?

    Siz bilmezsiniz ben bilirim anlayışıdır.

    Benim sözümde hikmet var anlayışıdır.”

    Yanıtla
  • 13/09/2012 tarihinde, saat 16:07
    Permalink

    Sendikal ya da STK tarzı yapılanmalar ile devlet yapılanması, bu ikisi ile cemaat ve tarikat yapılanmaları benzer yönlere sahip olmakla beraber her birinin kendine has farklılıkları mevcut. STK’lar ve sendikaların yönetimlerinin seçimleri ve yönetimden uzaklaştırılmaları yazarın da işaret ettiği yöntemlerle çok da uzun olmayacak sürelerde sonlandırılabilir. Oralarda çıkabilecek kaoslar toplum hayatının asayiş ve huzurunu etkilemez. Kaldı ki ideallerimizle artık örtüşmediğini düşündüğümüz STK’ları istifa ederek terk de edebiliriz (Devletin vatandaşlığından istifa edemiyoruz, yada etmek ister miyiz?). Ancak iş devlet yapılanması içindeki yönetimin seçilmesi ve yönetimden uzaklaştırılma biçim ve yöntemine gelince durum hassaslaşıyor. Çünkü buradaki kargaşa ve kaos toplumun her bir ferdinin yaşamını direkt etkileme gücüne sahip. İyi hesaplanmayan idareye karşı her türlü yönetimin sona erdirilme kalkışması toplumun huzur ve asayişinin yok olmasına sebep olabilir. Bu durum, zalim yönetimlere huzur ve istikrar adına tahammül edelim anlamına da gelmiyor elbette, sadece devlet yönetiminin sendika ve STK yönetimlerine kıyasının, bizi bazı yönleriyle yanıltabileceğine işaret etmek için serdedilmiştir.
    Gelelim cemaat ve tarikat yapılanmalarının sendika ve STK’larla kıyasına. Burada da insanların bir/çok amaç uğruna bir araya gelip organize olmaları bakımından benzerlikler mevcut. Ama burada da önemini asla yok sayamayacağımız farklılıklar mevcut. Öncelikle sendikalar ve STK’lar daha çok dünyevi amaç ve gayelerle kurulmuş, insanların çoğunluğunun oraya üye olmakta dünyevi menfaatler mülahaza ettikleri kurumlardır. Hâlbuki cemaatler ve tarikatlar çoğunlukla (öyle olmayanlar da muhakkak vardır ama sayıları azdır) insanların kalblerine gıda, ruhlarına nur, akıllarına ziya ve latifelerine ab-ı hayat bulmak ümidi ve arzusuyla bir mürşid/üstad/ağabey/şeyh etrafında toplandıkları ve teslim oldukları yerlerdir. Böyle bir toplumda, bir mürşidin, mürşidliğini zırt pırt gündeme taşıyıp ehil olup olmadığını sorgulamak ne kadar doğru kaçar? Ben onun mürşidliğinin ehliyetini ölçebilecek maddi-manevi bir kamete sahibim diyenin orada ne işi bulunur? Vs. soruları uzatabiliriz…
    Bu konuda bence asıl üzerinde durulmayı gerektirecek sorun, merkezinde toplanılan mürşid/üstad/ağabey değil, merkezden kenara doğru olan yapılanmanın mahiyeti nasıldır, kenarda meydana gelen sorunların hem kenarda çözülmesi hem de kenarda çözülemeyen sorunların merkeze sağlıklı bir şekilde ulaştırılıp adilce çözülmesi mekanizmasının ADALET ve MERHAMET temelleri üzerinde kurulup kurulmadığıdır. Cemaat ve tarikatlarımız içerisinde maalesef adalet ve merhamet ilkelerine uygun olmayan karar ve uygulamalar nedeniyle yıllarını cemaate vakfetmiş insanlara yanlışlar yapılıp küstürülebiliyor. Ancak bu sorun cemaatlerimizin anti-demokratik yapılarından ziyade (seçim sisteminin olmaması), indî duygu ve düşüncelerini, adalet ve merhamet ilkelerinin önüne geçiren bireyler yüzünden olmaktadır. Bunu gidermenin yolu seçimdir demek bence çok aceleyle verilmiş yanlış bir çözümdür. Çünkü seçim tek başına ideal olan yöneticileri bulmamıza vesile olamayacağı gibi bazen yanlış yöneticilere yakalanmamızın temel sebebidir.
    Özellikle cemaatlerimizin yapılanmaları içerisindeki yöneticilerin belirlenmesi konusunda ne tayin ne de seçim seçeneklerini tek başlarına yeterli göremiyorum. Acizane bu konudaki görüşüm, her iki sistemin bir arada yürüdüğü eklektik bir düzen. Yani seçime benzeyen, efkar-ı umumiyeyi gözeten, bununla beraber, mürşid ve onun etrafında toplanmış ehil olan şura heyetinin uygun gördüğü kişilerin tayin edilmesi ve daha sonrasında ise sürekli efkar-ı umumiyeden, tayin edilen kişinin deruhte ettiği görevi ehliyetle, adalet ve merhamet ilkeleri üzerine yapıp yapmadığının sorgulanmasıdır. Yapıyorsa sorun yok devam, yapmıyorsa azil ile görevden almak şeklinde (yerini değiştirmek, merkeze almak nasihat etmek vb.) olmalıdır diye düşünüyorum.

    Yanıtla
  • 13/09/2012 tarihinde, saat 22:39
    Permalink

    sözün bittiği yerdeyim.atı alan üsküdarı geçti…artık bu tip konularla ilgilenmiyorum..

    Yanıtla
    • 14/09/2012 tarihinde, saat 09:01
      Permalink

      cemaatsel değil her alanda yönetmezsen yönetilirsin yöneitme katılmazsan güdülürsün gerçi bir pamukluk ömürde değmez bu dünya şekspirin 66.sonesinde dediği gibi

      Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
      Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
      Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
      Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
      Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
      O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
      Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
      Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
      Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
      Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
      Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
      Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’ e
      Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
      Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

      William SHAKESPEARE

      Çeviri : Can YÜCEL

      Yanıtla

SHAKESPEARE and ŞEYH PİR için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 1

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız