BURAK YERİNE UÇAN DAİREYE BİNMEK ÜZEREYİM

Sabahları işe metroyla gidiyorum. O saatte yolcuların çoğunluğu gençler.

Buldukları her koltukta uyuyorlar. Çehov, uykuya hasret olanların bir başkasının emrinde çalışan serfler (köleler) olduğunu anlatır. Yine bir Çehov hikâyesinde gece gündüz çalışmak zorunda olan bir hizmetçinin uyuyabilmek için bebeği boğmak niyeti taşıdığını hissederiz. Öyle bir hasret ki bu uyku, hizmetçiyi bebek katili olmaya zorlar. Hikâyede ucu açık kalır olayın. Boğmadığını düşünebiliriz, bebeğin emniyeti adına.

Ben de ağaran saçım ve sakalıma rağmen askılara tutunarak ayakta gidiyorum. Kalabalık Çin trenlerinden hallice metrolarımız. Seçim var, sempati toplayalım diye sefer sayısını bile artırmıyorlar. Zalimler. Bir kadıncağız, o kadar yol varken benim olduğum dar alandan geçmek için müsaade istedi. ‘Geçebilir miyim? Ben de ‘Elbette, dedim, burası özgür bir ülke!’Önümde koltukta oturan bir hanımefendi ‘İnanıyor musunuz buna?’ diye bir soruyla muhabbetin kapısını açtı.

Devamla, ‘bilinç kazanan kozmik insan’dan girip ‘evrensel uyarı’dan çıktı. ”Birleşik insanlık” diye sürdürdü konuşmasını. Ben cevaben ‘hanımefendi ben daha neandertal aşamadayım, homo sapiens olmadım ki bunları anlayım’, dedim. Dedim ama kadın ‘sizin bilinç düzeyiniz yüksek, zaman bilincine göre hareket ediyorsunuz’, filan deyince savunma mekanizmalarım devresini kapattı. Bizi iltifatla tavlıyorlar zaten.

Baktım, özel olduğu anlaşılan bir çantadan beyaz poşete sarılmış fasiküller veriyor. Baktım baktım Dünya kardeşlik birliği gibi bir şeyler. Tam ortada Mevlana görünce reflekslerim harekete geçti tekrar. Ben Ahi Evrenciyim, dedim. Sonradan anladım ki Evren’i evren veya evrim anladı. Konuşmasını evrim filan diye sürdürüyor. Yani evrimleşmiş olanlar Ahi Evrenden Mevlana aşamasına geçecekler. Bende refleks devam ediyor, ‘hanımefendi, dedim, bana bakınca,maymundan geldiğimizi söyleyen ‘evrim’ gerçek galiba… İnsaf!’ dedim. Kibarca konuşmaya son vermek niyetiyle insafına sığındım. Aksiliğe bakınız ‘benim adım İnsaf’ dedi, tanıştı benimle. Kerametime değil tipime bakınca değerim anlaşılmıyor işte. Telefonunu bir kağıda yazıp verdi. Kibar, centilmen bir bey olarak ben de mecburen numaramı verdim.

Bana verdiği fasikülleri okuyorum şimdi. Masonluğa benziyor, tarikatlara da. Bunlarda da itiraz yok, teslimiyet var, biat, derece filan var. Hatta Miraç bile var. Üstelik katıra benzeyen Burak değil uçan daire bunlarınki. Zaten misyoner hanımefendi de çulsuz biri değildi. Bayağı sosyete. Zarif. Leopar desenli kürkler, estetik fularlar, mor çantalar filan moda itemlere sahipti. “item ne ya?” diye sinirlenmeyin hemen. Her tarikatın taşıdığı özel eşyalar. Fukaranın keşkül çanağı gibi. Tabii hanımefendininki estetik ve güzel renklere sahipti. Pahalı da anladığım kadarıyla.

Bu yaşıma kadar tarikat kapılarında gezindim. Hiç biri uçan daire lüksü sunmamıştı bana. En fazla; Menzilde çorba, Hacıbayramda lokum, Mahmutpaşada cüppe-sarık, İskenderpaşada tasavvufi ahlâk kitabı, Mevlana’da şeker, Hacıbektaşta lokma…

Ben şimdi bu hanımefendiyi arayayım mı?

Yoksa gönlüm olmuş zaten Karacaahmet mezarlığı, yeni bir cesede yer kalmamış.
50 yıldır stajımı dernek vakıf ve panel-sempozyum salonlarında bitirmişim. Yeni bir kozmik labirent tüneline gireyim mi?

Toplu taşımada sürünmek yerine her gün Uçan Daire ile işe gidip gelmek beni insanlığın gelecekte ulaşacağı nimetlere bugünden taşımaz mı?

Şeytan mı diyor, yoksa planetimizi de yöneten evrenin kozmik bilinci mi?

Siz ne dersiniz?

Mustafa EVERDİ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 8

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız