BU KAÇIŞ NEREYE ?

İran’lı Yönetmen Abbas Kiyürastemi filmografisinden Kirazın Tadı/Taste of Cherry/Ta’me Guilas ile birlikteyiz bu defa.

1997 yapımı filmin senaryo yazarlığı da Kiyürastemi’ye aittir. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazanan sembol ve simgelerle bezenmiş göstergebilim filmlerindendir. Müzik olmayan bu filmde arka fonda hiç kesilmeyen inşaat seslerinden kendi iç sesinizi bile bir süre sonra duyamayacak hale gelebilirsiniz.
Yaşamını sonlandırma kararı alan karakterin ( Bedii) ilaç alıp öldükten sonra, gömülmek istediği mezara para karşılığında kürekle toprak attıracak insan araması eşliğinde yaşamı sorgulamasını izliyoruz. Filmde ana karakterimizin neden intihar etmek istediğine hiçbir şekilde değinilmemiştir. Film, İran’da bir inşaatın şantiye alanında ve çevresinde Range Rover bir jeepin içinde geçen diyaloglar şeklindedir. Film, sıfır bütçeye yakın bir bütçe ile çekilmiştir diye tahmin ettim. Araştırınca yanılmadım.

Film izlerken eğlenmek, zevk almak bir yana “Bu film bana ne anlatıyor?” sorusunu sorunca ki soracaksınız, burada karşımıza bir anlam sorunu çıkar. Anlam, film ile izleyici arasında ortaya çıkan farklı bir etkileşimdir. Herhangi bir sanat eserini anlamlandırırken eseri üretenin dışında sanatın muhatabının deneyimi, kültürü, milliyeti, cinsiyeti gibi birçok değişken rol oynar. Bazı eserlerin düz anlamının yanı sıra yan anlam, görüntüsel, dilsel sembol ve simgeleri açıklaması için bir kaynağa ihtiyaç duyarız. “Kirazın Tadı” filmi bu kategoriye giren filmlerden. Herkesin izler izlemez anlamlandıramayacağı hatta sıkılıp ilk dakikalarda kapatıp yeni bir filme geçeceği türden. Ancak bu filmlerde işlenen felsefi, teolojik, kültürel, mitolojik öğelerin anlamları bilindiğinde keyif alınacaktır.

Filmde intihar olgusu farklı bakış açılarından inceleniyor. İntihar, sosyolojik, psikolojik, biyolojik, felsefi, teolojik boyutlarıyla birçok disiplinin ilgi odağı olan bir konudur. İntiharın anlamı toplumdan topluma hatta kültürden kültüre bazı değişiklikler gösterir. Bazı kültürlerde ölüm; ilerleme, idealin gerçekleşmesi, sonsuz huzura kavuşma olup bazı kültürlerde; gerileme, çözülme, yok olup gitme anlamına gelir. Filmde Doğu toplumunda anlam arayışı üzerinden intihar olgusuna bakış açısı ele alınıyor.

İntihar eyleminin sosyolojik yönü de ağır basmaktadır. Bir beden üzerinde yaratıcının hakkını özel bir yere koyalım, bu bedende kimlerin emeği yok ki. Aile, millet, devlet… Bir intihar olgusunun ne kadar büyüklükte kitleyi ilgilendirdiği düşünülecek olursa bu eylemin boyutu daha rahat anlaşılacaktır. Bir insanı bu aşamaya getiren nedenlere gelince, doğrudan ve dolaylı katkısı olan kişi veya kurumların sorumluluğu nasıl değerlendirilmelidir?
Bedii karakteri anlam sorgulamasını film boyunca arabasına aldığı üç kişi üzerinden bize yaptıracaktır.

Arabasına aldığı ilk konuğu bir Kürt askerdir. Askerlik mesleği ve ırkı üzerinden onu yönlendirmeye çalışacaktır. “Oğlum gibisin” diyerek psikolojik baskı uygulamayı da ihmal etmeyecektir. Seçtiği genç, tecrübesiz, eğitimsiz ve ihtiyaç sahibi… Bu durum genci olay karşısında aciz bırakıyor. Askerin durumdan korkarak kaçması Bedii’nin bilinçaltındaki korkuyu temsil ediyor. Önemli bir ayrıntı, asker karakterinin “Memleketim Kürdistan” demesini de masum bulmadım. İran devletinin bu projelerde ne kadar emeği olduğunu düşünürsek haksız sayılmam. Kürdistan diye bir ülke mi var, bunu biri izah etsin.

İkinci konuğu askerden biraz daha büyük yaşlarda olan Afgan ilahiyat öğrencisidir. Bu karakter üzerinden Afganistan Savaşı ve mülteci sorunu işleniyor. Öğrenci, Bedii’ye dinsel öğretilere göre intiharın bir tür cinayet olduğunu söylüyor. Din kaynaklı referansları da elinin tersi ile itiyor karakterimiz.

“Mutsuz olmak günah değil mi? Mutsuzken başkasını incitmek günah değil mi?” felsefi cümleleri ile seyirciyi yaşam ve mutluluk kavramları birbirinin tamamlayıcısıymış gibi ikileme düşürüyor. İnancı olan insanların bilinçaltına tehlikeli bir tohum atılıyor. Mutsuzsan ölebilirsin. Ne de olsa sen her şeyden değerlisin (!) mutluluğu hak ediyorsun. Mutluluk neye göre, kime göre tartışılabilen bir kavramken mutsuzluk üzerinden bu sonucun doğması ne kadar sağlıklı düşünce örneğidir. Karakterin bu aşamaya gelmiş olması onu engelleyecek dini telkinlerin etkisinin, üzerinde çoktan kaybolmuş olduğunu gösteriyor.

Karakterimiz “Allah yarattıklarını mutsuz görmek istemez” diyerek bir de yaratıcı adına konuşmayı ihmal etmiyor. Kendi hezeyanlarını dillendirirken insanlardan sonra yaratıcıyı da emeli için kullanmaktan çekinmiyor. Tipik İran filmlerinin özelliği bu. Batı kaynaklı filmlerin verdiği mesajlara göre daha gizli daha örtük veriliyor.
Üçüncü konuğu ise Türk tahnit ustası Bahari’dir. İlginçtir, bu meslek cesedin bozulmaması için cesedin iç organlarının çıkarılıp çeşitli kimyasallar uygulanarak bozulmayacak hale getirilmesidir. İşi bir tür cesetlerle ilgilidir. Bahari’nin paraya ihtiyacı olması ve ölüme yabancı olmaması onu bu işe razı etmesine sebep olacaktır.
Bahari’nin Türk olmasını ve değişime açık olmasını şöyle anladım. Atalarımızın Orta Asya’ da başlarına gelen kuraklık, kıtlık vs. kabullenmeyip Anadolu’ya kadar gelmeleri hem kendi hem de Anadolu’nun kaderini yazan en büyük değişim ve gelişim değil midir? Bu üç karakter üzerinden verilen mesajlara bakarak genetik kaderdir denilebilir mi?
İlginç bir ayrıntı ise yaşlı karakterimiz Bahari’nin de bir zamanlar intihar denemesi olmuştur. Bu karakter bizde umut, heyecan yaşama sevinci hissi uyandırıyor. Bahari kelimesinin anlamı ilkbaharla ilgili anlamına geliyor. İlkbahar, kiraz, dut bize başlangıcı çağrıştırtıyor. Bedii Bahari’ye asker ve öğrenci karakterinden farklı davranıyor fazla konuşmuyor, onu dinliyor. Bahari burada adeta izleyici ile monolog halinde. Kendi tecrübelerini anlatarak ona ve ekran başında bizlere yaşam felsefesini aktarıyor. Başlıyor başından geçenleri anlatmaya.
“Ağaca çıktım kendimi asacağım sırada elime bir yumuşak sulu dut değdi başladım yemeye bir iki derken karnımı doyurdum. Güneş doğmaya başladı her yer aydınlandı. Oradan okula giden öğrencilere de verdim. Biraz da hanıma topladım. Memnun oldu.
-Dut yedin her şey değişti mi?
-Hayır, ben değiştim.” Sorunları olan insanların duvarına asması gereken felsefi temeli olan bir öğretidir.

Filmde çocuk, genç ve yaşlı üzerinden verilmek istenen mesaj, yaşam boyu sürekli bir şeyler öğreneceğiz, öğrendikçe anlamaya başlayacağız ve anladıkça da değişeceğiz. Hayatımıza önce asker karakteri ile verilen korku girecek, sonra öğrenci karakteri ile din eksenli anlam arayışı girecek, yaşlı karakterle kişinin içten dışa doğru yapacağı değişim gündeme gelecektir. Herkes bu sorgulamayı tüm evreleri ile yapıp sonuca bağlayabilir mi? Cevabını siz de biliyorsunuz.

Ana karakterimiz yapacağı işten emin değildir. Kendisine bir çeşit destek aramaktadır. Sosyal hayatta sık karşılaştığımız bu kişilik tiplerinin amacı sorunlarına çözüm bulmak değildir. Konuşur, anlatır, ağlar, sızlar, destek arar. İnsanların pozitif enerjilerini emen vampir misali karşısındakini ya da kendini tüketene kadar bu durum devam eder. Karşısındaki ya destek olacak ya da olacaktır. Sorun çözmeye çalışmaz, kafasına koyduğu düşünceye destek arar. Bedeni olmasına rağmen ruhu ölmüş, üzerine kürek kürek toprak attıracak ne çok insan var etrafımızda, hem de bedavaya. Değişimleri ve gelişimleri çok zor olan bu kişilik tiplerinin kendileriyle ve çevreleriyle barışık yaşamaları zordur. Bahari örneğinde olduğu gibi değişime açık olsaydı biz de bu filmi izliyor olmayacaktık.
“Olumsuz insanlardan uzak durun, onlar her çözüm için ürettikleri bir sorun vardır.”

Eğitimci Yazar
Sümeyye Özer Doğan

FACEBOOK HESABIMIZ