BOOKSHOP (SAHAF)

“Bir kitabı okuduğumuzda onda yaşarız. Kitabın kapağı çatımız, dört duvarımız ve evimiz gibidir. O, kitabı bitirdiğinde hikayenin kafasının içinde devam ettiği anı çok severdi. Sonra zihnini arındırmak için uzun yürüyüşlere çıkardı.”
Filmden bu replikle giriş yaparak sizlere yönetmenliğini senarist ve yönetmen İsabel Coixet’nin üstlendiği, Penelope Fitzgerald’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan, 2017 Almanya, İngiltere ve İspanya ortak yapımı ailece izlenebilecek dram türü film Bookshop’u (Sahaf) tanıtmaya çalışacağım.

Kitaplarla aranızda duygusal bir bağınız mı var?
Kendinizi bir kitap kurdu olarak mı tanımlıyorsunuz?
Kitaplar olmasaydı hayatın anlamı kaybolurdu mu diyorsunuz?
Cevabınız olumlu ise ve de aksiyon tutkunu değilseniz haydi ekran başına…

En iyi yönetmen ve en iyi uyarlama senaryo gibi dallarda ödülleri olan film bende merak uyandırdı. Bir film birçok ödül toplayınca elimde değil huylanıyorum. Filmi izleyince de neden ödüller aldığına dair ilginç bir noktayı sizlerle paylaşacağım.

Bookshop, İngiliz yazar Penelope Fitzgerald’ın 1978 tarihli romanıdır. Fitzgerald, “Booker Ödülü” sahibi roman, şiir, deneme ve biyografi yazarıdır. Geç yirminci yüzyıl İngiliz romanının “sessiz dâhisi” olarak anılır. The Times 2008’de 1945’ten bu yana en büyük 50 İngiliz yazar arasında yer vermiştir. Son kitabı The Blue Flower (Mavi Çiçek) dışında çevirisi olmadığı için ülkemizde tanınan bir yazar değildir.

Kimilerine göre film ağır tempolu sayılabilir ancak biz bunu bu tartışılabilir bir kavram olarak varsayarsak pastoral anlatım biçimiyle görünyü yönetmeni Jean Claude Larrieu fotoğraf severler için âdetâ görsel şölen sunuyor. Alfonso de Vilallonga tarafından yapılan müzik,
filmi daha da etkileyici hale getiriyor.

Çekimlerde kullanılan sahil ve sahil yollarının yıllara tanıklık etmiş devasa ağaçlarının görüntüsü büyüleyiciydi. Mekânlar tarihin içinden fırlamış gibi bizleri selamlıyordu. Az çok İngiliz kültürünü bilenler bu mekanlara şaşırmıyordur elbette ancak popüler kültüre yenik düşen ve restorasyon mağduru mekanlara sık şahit olan bizlere ilginç geliyor.

Filmimiz 1950’lerde, cesur, idealist ve dul bir kadının deniz kıyısındaki yemyeşil ufak bir İngiliz kasabasına taşınıp uzun süredir kullanılmayan tarihi binayı alarak oraya kitapçı açması ve akabinde kasabada bu fikre oluşan direncin hikayesi anlatılıyor. Mekân üzerinde hayalleri ve planları olan kararlı iki kadının hikayesi ustaca işleniyor.

Florence’ın arzusu o eski evi alıp, bir kitapçı açmaktır. Kasabanın sakinlerinden Bayan Gamart’ın da o tarihi binayı “Kültür-Sanat Evi” yapma planları vardır. Bir yerde iki kararlı kadın varsa bir kadın olmama rağmen ben oradan uzaklaşmayı yeğlerim, sizi bilemem.
İkinci Dünya Savaşı’nda eşini kaybetmiş olan zarif, sakin , çalışkan , güçlü profil çizen Florence Green (Emily Mortimer) yalnız yaşayan ve tüm dünyası kitaplar olan bir kadındır.
Dul bir kadın olmanın tüm zorluklarını yaşayan kahramanımız kendisine yapılan tüm baskı ve zorlamalara direnmesine karşın başarısız oluyor. Başarısızlığının arkasında dul kadın olmasının rolü var mıdır ? “Horoz kadar erkeğin paşa kadar hükmü vardır” sözünü burada gözardı edemedim. Eşi uzun süreli iş için şehir dışına gittiğinde veya eşi vefat ettiğinde evde erkek var izlenimi versin diye kapının önüne eşinin ayakkabılarını koyan kadınları burada yad etmeden geçemeyeceğim. Doğu toplumlarında daha dramatik örneklere rastlanmaktadır. Eşi öldüğünde birlikte gömülen kadınlar her ne kadar uç bir örnek olsa da bazı kadınlarımız yaşarken de ruhsal olarak ölebilmektedir. Florence’ın ise eşi ölmesine rağmen alyansını hala sol elinde taşıması detay ama anlamlı bir mesaj aslında.

Çocuk oyuncu Cristy (Honor Kneafsey) ‘nin başarılı oyunculuğu, maviş gözleri, bukle bukle saçları ile göz dolduruyor. Cristy’nin, Florence’a “İnsanlar, hayatın çocuksuz kadınları es geçtiğini söylüyor.” ifadesi vardı ki Cristy bana kral çıplak diyen çocuğu anımsattı. Bu noktada dul olmanın yanı sıra evlat sahibi olamama konulu toplumsal bir yaraya da parmak basılmış oldu. Ayrıca Cristy özgüveni yüksek bir çocuk olduğunu ise bize filmin sonunda kanıtlayacaktır.

Gizemli bir o kadar duygusal Edmund Brundish (Bill Nighy) kasabanın en eski evinde yaşayan bir karakterdir. Filmde kitaplar izleyiciye bu karakter üzerinden tanıtılıyor. Bir çok eser filmde yer alırken en dikkat çekileni “Lolita” kitabı oluyor. Vladimir Nabokov’un ana karakter Humbert’in ergenlik çağındaki genç kızlara karşı cinsel tutkusunu konu eden cinsel fantezilere dayalı çokça da yankı uyandıran bir romanıdır. Lolita kelimesi, bu kitap ile cinsel açıdan erken olgunlaşan kızları ifade eden bir kavram olarak literatüre girmiştir. Başa dönecek olursak filmin bu ödülleri almasının nedeni, bu alandaki söylemleri göz önüne alarak filmde genişçe yer bulan “Lolita” kitabı nedeniyledir.

İkiyüzlü ve hırslı kadın rolünde Violet Gamart (Patricia Clarkson) karakterin hakkını veriyor ve “Allah seni bildiği gibi yapsın” dedirtiyor. Ama kıyafetleri kadın seyirciyi cezbedecek derecede güzel.
İngiltere kırsalında yaşanan bu hikayede yerel ve sosyal hiyerarşinin tüm basamaklarının nasıl birlikte harekete geçtiğine tanık oluyoruz. Terzi, avukat, bankacı, Bayan Gamart, Bay- Bayan Giping ve diğerleri…

Topluma faydalı ama kendi isteklerine ters düşen bir konu da resmi, gayrı resmi ilişkiler vasıtasıyla bu durum nasıl pasifize edilir örneğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor.
Hikaye üzerinden cahillik, kıskançlık, hırs ve fedakarlık temaları bütünlük içinde uyumlu işleniyor.
Filmde konusu geçen olaylara objektif bakamıyoruz. Doğal olarak ezilen ve hor görülen Florence ve Burundish’ in yanında yer alıyoruz.

“Florence hayatını her zaman imha ediciler ve imha edenler şeklinde bölünmediklerine inanarak yaşamayı başarmıştı.”
Ya biz?

Sümeyye Özer Doğan
Eğitimci-Yazar

FACEBOOK HESABIMIZ