BİRİ DELİ BİRİ DÂHİ AMA HANGİSİ?


Zarîf bir nükte ile sizi yeni filmimizle tanıştırmak isterim. Günün birinde adamın biri tımarhânenin önünden geçerken içerdekilere sormuş,
-İçeride kaç deli var?
İçerideki hastalardan biri şöyle cevap vermiş :
-Dışarıda kaç akıllı var?
İşte tam da böyle bir durumu anlatıyor filmimiz.
Bu hafta sizlerle yönetmenliğini İranlı Farhad Safinia’nın, yapımcılığını Mel Gibson ve Bruce
Davey’in üstlendiği dram, biyografi türünde Deli ve Dâhi (The Professor and the Madman)
filmi ile birlikteyiz.
Film Oxford İngilizce Sözlüğü’nün yazılışının gerçek hikayesini konu ediyor. Oxford
yönetimi başka ülkelerin sözlükleri var neden hâlâ bizim böyle bir çalışmamız yok diyerek
yola çıkıyor. Sözlüğün yazım sürecinin arka planında; adanmışlık, dostluk, aşk, savaş,
psikoloji, bürokrasi gibi iç içe geçen her biri ayrı film olabilecek birçok konudan oluşuyor. .
“Bir sözlük nasıl doğdu?” hikâyesinin ötesinde bir film olduğu fikri, inanıyorum izleyenler
tarafından da onay alacaktır.
Film, dilin kendini nasıl geliştirdiği ve bu gelişimin önünde durulamayacağını anlatırken dile
verilen önemin altı çiziliyor.
Film Simon Winchester tarafından yazılan The Surgeon of Crowthorne ( Crowthorne Cerrahı)
adlı biyografi kitabından uyarlanmıştır. Asıl mesleği jeolog olan İngiliz-Amerikalı
yazarımız The Guardian gazetesindeki Winchester, Kanlı Pazar ve Watergate Skandalı gibi
çok sayıda önemli olayı yayınlamış önemli bir isim.
Görüntü yönetmeni Kasper Tuxen’ın sinematografik bir dil kullandığını görüyoruz. Renk
paleti kullanılan filmde; önce daha karanlık başlayan sahnelerin film ilerledikçe renklerinin
açıldığını fark ediyoruz. Çok sayıda yakın ve hareketli kamera çekim var. Yakın plan
çekimlerde neredeyse ekrandan oyunculara dokunabilecek gibi hissediyoruz. Filmin müziğini
yapan Bear McCreary’ de yüksek sesli ve de çok sayıda müzik kullanmış. Filme senaryo,
müzik, görüntü olarak abartılı yükleme yapılması , film bütçesini de hayli yükselttiğine ve
sorunlara neden olduğuna tanık oluyoruz.
Senaryo, görüntü, müzik ve kurgu olarak daha sakin bir film beklerdim. Neden bilemiyorum?
Belki de konusu kendini anlatacak yeterlilikte olduğundan. Güzel bir kadının aslında çok da
makyaja ihtiyacı yoktur. Filme yapılan gereksiz makyaj , güzel kadında sırıtan gereksiz
makyaj gibi abartılı durmuş diyebilirim.
Ana kahramanımız Murray (Mel Gibson), Oxford Üniversitesi çalışanı ve bu konuda formel
eğitimi olmadığı hâlde Oxford yönetimi tarafından hayatının projesi olarak gördüğü bu
çalışmanın başına getirilir. Bu ilişki her filmde yer bulan çatışma unsurunu doğuracak ve bu
çatışmayı ilerleyen sahnelerde Oxford elitleri ve Murray arasında göreceğiz.
Oxford elitleri ve Murray karakteri arasında yaşanan olaylar iki soru ile karşımıza çıkar:
-Formel eğitim ne kadar gereklidir?
-Alaylı diyebileceğimiz informal eğitim, formel eğitimin pabucunu dama atabilir mi?
Bu konuyla ilgili Ivan Illich “Okulsuz Toplum” kitabını önermeden geçemeyeceğim.
Murray karakteri o sayana dek benim nefesimin tükendiği İtalyancadan Fransızcaya,
Katalancadan Latinceye, İbraniceden Rusçaya pek çok dile ve etimolojik bilgisine hakim
biridir. Gerçek yaşamında da oto didaktik olan, çoğumuzun adını dahi bilmediği dilleri bilen
ve bu dilleri kendi kendine öğrenmiş bir kişiyle karşı karşıyayız.
Film Murray karakteri ile İngiliz aile yaşamından örnek kesitler de sunuyor. Gerçek
yaşamında 11 çocuğu olan karakterimizin insafa gelinip muhtemelen tepkileri azaltmak için
filmde 6 çocuk sayısına düşürülmüş.
Sözlüğün yazım aşamasında her kelimenin, her bir anlamının kullanımını gösteren bir
alıntıyla ve her birinin ilk kullanım halleri ile kapsamlı bir sözlük yazma şeklini görüyoruz.
Murray iki kelimede takılıp bu durumu yalnız aşamayacağını anlayınca kitapların arasına
iliştirdiği küçük metinlerle, yardım almak için gönüllü kişilere ulaşmayı hedefliyor. Murray’ın
bu çağrısı Minor’a (Sean Penn) ulaşır ve deli (!) ile dâhinin (!) yolları böylece kesişir. Minor
akıl hastanesindeyken okuduğu bir kitabın içinde bulduğu notla karşılaşır ve konuya dahil
olur. Sözlük yazımına kişisel kütüphanesi ile hastane ortamından 10.000 kelimelik katkıda
bulunur.
Minor neden akıl hastanesinde sorusunu cevaplayacak olursak; yüksek rütbeli asker olan
Minor savaşta yaşadıklarından dolayı psikolojik travmalar yaşamaktadır. Bir gece kendisine
saldıracağı endişesiyle bir adamı sokakta vurur ve öldürür. Cezai ehliyeti olmadığı için akıl
hastanesine konulur. Minor karakteri, her dahi biraz delidir, bazı delilerin de dahilikten nasibi
vardır sözünü izleyenlere hissettirecektir.
Minor karakteri gerçek hayatta kendisine ‘şizofreni’ teşhisi konulan biridir. Modern dünya
düzeni tek tipçi anlayıştan dolayı işine gelmeyen farklılıklara hasta damgası vurmuştur. Bu
nedenle tanılanan bu hastalıklar da günümüzde sorgulanmalıdır. Savaşta yaşadığı travmalara
neden olan olaylar sorgulanmak yerine işine geldiği gibi tanılamak daha kolay olsa gerek.
Minor’un sebep olduğu bu ölüm beklenmeyen şekilde bir ilişkinin doğmasına sebep olur.
Ölen adamın eşi Eliza Merret (Natalie Dormer) karakteri nefret, sevgi, saygı, aşk, acıma gibi
duyguları bize bir arada yansıtır. Bu sahnelerde nefretin sevgiye dönüşmesinin konuyla
bütünlük içinde ustaca işlendiğine tanık oluruz. Öldürdüğü adamın eşine aşık olan Minor’a
konulan teşhisi sorgulamama neden olan şu cümlesi. onun ne kadar hassas bir vicdana sahip
olduğunu ispat edecektir.
-“Onu yine öldürdüm, kalbinden” diyerek bizim de kalbimizi paramparça ediyor. Psikologların
bize hasta insanlar gelmez bilakis onların hasta ettikleri gelir demeleri boş ve anlamsız sözler
değildir.
Minor karakteri üzerinden dönemin psikiyatri tedavi yöntemlerinin de sorgulandığını
görebiliyoruz. Filmde doktor (Stephen Dillane) iyi huylu lakin Ortaçağ yöntemlerinden
kopamayan aynı zamanda kendi yöntemlerini de bulmaya çalışan bir karakteri canlandırıyor.
Gardiyan karakteri Muncie (Eddie Marsan) ise beni şok etti diyebilirim. Genel gardiyan
imajından çok farklı bir profil çiziyor. Ha çirkinleşti ha çirkinleşecek derken serüvenini “iyi
bilirdik” cümlesini hak ederek bitiriyor. Görevini lâyıkı ile yerine getiren ehil insanlara ne de
çok ihtiyacımız var. Bu duruma şaşırıyor olmamız daha ilginç bence.
Victoria Çağı’nın (Altın çağ) İngiltere’sine ışık tutularak sekülerizmin zirvesini yaşarken
film karakterlerinin ağızlarından dökülen İncil alıntıları ise benim açımdan oldukça dikkat
çekiciydi. Mel Gibson filmlerinde ve yaşamında bunu hep yapıyor.. “Cennetteki Rabbim
kayboldum, yardım et…” duası üzerine bir anda yardımın geldiğini görüyoruz. Ben “ne kadar
az dua ediyoruz…”
Büyük bir keyif alarak izlediğim bu uyarlamanın başka versiyonlarını da vizyonda görmeyi
umut ediyorum. Gerçi Mel Gibson kitabın tüm haklarını satın almış ama olsun, umut dünyası.
Kim bilir?

Sümeyye Özer Doğan
Sinema Yazarı

FACEBOOK HESABIMIZ