buy Instagram followers

BİR GÜN HEPİMİZ SUSACAĞIZ

Peş peşe gösterime giren Türk filmlerini kategorize etmek istediğimizde ağlatmak, güldürmek ve korkutmak üzerine kurulu oldukları görülecektir. Cafer Özgül’ün yazıp yönettiği ‘Sükut Evi’ ise farklı konusuyla nerden çıktı bu film dedirtecek kadar şaşırttı bizi. ‘Sükut Evi’ Cafer Özgül’ün ikinci sinema filmi. Biz onu daha çok TRT’ye çektiği Kemal Tahir’in ‘Esir Şehrin İnsanları’ dizisinden tanıyoruz. ‘Sükut Evi’ şehrin karmaşasından bunalan bir adamın kendisini attığı Anadolu yollarında bir gece yaptığı kaza sonrası mecburen sığındığı garip bir kasabada başlar. Adam kasabada gayet iyi misafir edilmektedir ama onun derdi bir an önce yola çıkmaktır. Kasabaya ise pek araba gelmemekte kasaba sakinleri kendilerince sessiz sedasız huzur dolu bir hayat yaşamaktadırlar. Ana karakterimiz kasabadan uzaklaşmaya çalışsa da dönüp dolaşıp yine kasabaya gelmektedir. Filmde başrolü Melih Selçuk oynarken kasabanın şeyhini de daha çok Filinta dizisindeki kadı rolünden tanıdığımız Mehmet Özgür oynuyor. Filmde oyunculuklar başarılı. Bizi uhrevi bir yolculuğa çıkartmaya çalışan filmin mekan seçimleri de başarılı. Özellikle rüya sahnesindeki çekim teknik ve estetik olarak iyiydi. Filmin bir nevi mürşit rolünü oynayan M.Özgür’ün elinde dolaştırdığı ceviz metaforundan tutun şehre gidip bir türlü gelmeyen oğlunu özlemle bekleyen yaşlı kadının Mevlananın Mesnevisinde bahsedilen o ayrılış sahnesindeki sekansları seyirciden varsa biraz tasavvuf kültürü yoksa üzerinde düşünmesini istediği sahneleri olarak karşımızda duruyor. Attar’ın Mantıkut Tayr kitabı gibi İslam kültür ve medeniyetine ait önemli bir eserde filmde karşımıza çıkıyor. Film ruhen bunalan her insana faydası dokunacak bir film ama genel geçer sinema seyircisi için bazı trükler ve film ilerledikçe anlamları ortaya çıkacak bazı şifreler konulsaydı daha iyi olurdu. Yine bir kasaba ortamında daha farklı karakterler olabilirdi. Çatışmayı besleyecek ya da daha da artıracak bu yan karakterler filmin seyir zevkini yükseltebilirdi.

Aslında bu filmden yola çıkarak Türk sinemasının bir sorununa değinmekte fayda var. Gişe için yapılan filmler her devirde popülerdir. ‘Sükut Evi’ tarzı mistik ve felsefi filmlerin seyircisi azdır bunun sebebi de hakikati arayan seyirci profilinin az olmasıdır. Sinema ve TV seyircisine ne verirseniz o onu tüketir ama korumacı anlayışla sinemasını geliştiren İran gibi ülkeler bol bol sansürle anılsada ilginç bir şekilde sere serpe istediğini yapan Türk sinemasını aşarak dünyada bir marka olup oskarı bile aldı ki biz henüz oskara aday bile olamamış bir ülkeyiz. Burada sorun kendi sinema estetiğini geliştirme ve ona göre seyircinin de ruhi ve estetik anlayışını oluşturma olmalıdır. Sİbiryada bir genç kız hayatında ilk kez film izlediğinde nasıl bulduğunu sormuşlar o da ‘İğrençti insanların kollarını ve bacaklarını kesiyorlar’ demiş. O genç kızın kastettiği kamera açılarıyla yapılan göğüs, kafa gibi yakın plan çekimler. İnsanların estetik zevkleri neyi verirseniz ona göre şekillenir. Türk sinemasında ise sadece eğlendirmeye ve gişeye yönelik filmlerin yanında ‘Sükut Evi’ tarzı işler çoğalırsa yol almaya başlarız. Bu anlamda Ahlat Ağacı’da çok başarılı bir filmdi. Yoksa şu günlerde popüler olan ‘Ayla’ ya da ‘Müslüm’ tarzı filmlerin benzerlerinin onlarcası her ülkede çekiliyor. Gişeyi ve seyirciyi dinamik tutma adına bu tarz filmler olmalı ama Ayla’nın Türkiye adına oskar aday adaylığı açıklandığında ‘ #Ayla filmi Oscara aday bile olamaz napsın ABD’Lİ çakma holywood hikayesini onlarda 1000 tane var.İranlılar nasıl kazanıyor peki?’ diyerek attığım twitle Oscar adaylığının zor olduğunu belirtmiştim. Ve acı gerçek Ayla aday yapılmadı. Ayla emek verilmiş başarılı bir iş ama yurtdışında yarışmak için benzerlerinden farklı olmak zorundasın.

Sinema hakikat arayışında olan yönetmenlerin isimlerinin altın harflerle yazıldığı bir sanat dalıdır. Tıpkı Tarkovski,Fellini ya da Bergman gibi. Derdi eğlendirmek olanlar eğlence bitince unutulurlar. Sükut Evi büyük ustaların eserleriyle yarışacak kadar olmasa da başta şehrin karmaşasından bunalmış özellikle popülere teslim olmuş ruhlar ve nefislere yepyeni, taptaze menfezler açıyor birde bu pencerelerden bakın, bu eve misafir olun diyor.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

BİR GÜN HEPİMİZ SUSACAĞIZ” için bir yorum

  • 21/03/2019 tarihinde, saat 19:36
    Permalink

    hikayenin ana yapısı oliver stone’un u-turn filmini hatırlattı. orada da arabası bozulan biri kasabadan kurtulamıyordu. fakat sükut evi ismi buna bir antitez gibi bir şey olduğunu düşündürüyor. stone’un filminde herkes ucuz hesaplar peşindeydi ve nihayetinde herkes ölüyordu, öyle hatırlıyorum. bu film öyle değil sanki

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 7

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız