BEN SANA OSKAR ALAMAZSIN DEMEDİM Kİ…

Bu sene oskar alan ‘The Shape of Water’ filmini izleyince ABD sineması adına üzüldüm. Guillermo Del Toro’nun yönettiği film sıradan bir stüdyo işi olarak kalması gerekirken bence Trump’ın ırkçı politikalarına cevap olur diye Oskar verilerek oskarın politik duruşu kurtarılırken sinemasal tercih kalitesi bir alt lige düşürülmüş oldu.

Film Soğuk Savaş’ın iyice kızıştığı 1963 yılında sağır ve dilsiz temizlikçi Elisa’nın, çalıştığı bir devlet laboratuvarına getirilen insansı bir su yaratığıyla yaşadığı aşkı anlatıyor.

Yan karakterler ve hikayenin akışı gayet iyi. Özellikle Michael Shannon ve Octavia Spencer’ın oyunculukları çok iyi.Kesinlikle bir çok yönetmeni tavlayacak performanslarıyla hafızalarımızda yer aldılar.

Doğuda bir kadının aşk yaşadığı en acayibül garaib mahlukat olsa olsa cindir.
Batı dünyası ise su adamı tipinde yaratığımsı bir varlıkla bunu yapmaya çalışıyor.
Notre Dame’ın Kamburu hikayesinden beri batıda bu tarz romanlar yazılıyor, filmler çekiliyor.

Aşkta şekil değil ruh önemli tezi için güzel bir tarz fakat ‘Suyun Sesi’ filminde bir garp kurnazlığıyla karşı karşıyayız. Film açıkça ırklar arası ilişkilere, sınıfsal çatışmaların hepsine canınız cehenneme aslolan aşktır ve kimin kimi sevdiği dine, sınıfa, ırka bakılarak engellenemez çünkü ‘aşk imiş bu alemde her ne var ise gerisi kıyl ü kal -dedikodu-‘ derken gaylik,lezbiyenlik gibi cinsel sapmalara arka çıkan karakter ve sahneleriyle de ‘lütfen kimse kimsenin kalbini kırmasın, bu türden aşkları da kabullenelim’ mesajını ustaca veriyor.

Sinemada artık oskarla ödüllendirilmeye başlanan LGBT filmlerinin gelişi yıllar öncesinden belliydi. Yıllar önce konuşmacı olarak katıldığım bir sempozyumda bir Gay’in hayatına, mücadelesine odaklanan ‘Milk’ filminden yola çıkarak şöyle demişim:

“Örneğin 2009 yılında en iyi özgün senaryo ve en iyi oyuncu ödülünü alan The Milk filminde Sean Penn’in bir komünist homoseksüel’i özgürlük bağlamında canlandırdığı gibi. Bu sayede bir homoseksüelin özgürlük bağlamında mücadelesini özgürlük kavramını ortak payda yaparak seyirciye vermeye çalışmaktadır. Böylece izleyici asli değerlerinden olan özgürlük kavramının kendisi için ne kadar önemli ve zaruri bir duygu ve kavram olduğunu bildiği için kolaylıkla başroldeki insanla kendini özdeşleştirebilmektedir. Bu durum ise dini değerler açısından asla kabul edilemeyecek bir cinsel sapkınlığa hoşgörüyle bakmanın ilk adımlarını attırmaktadır. Sinemanın etkileyici dili sadece özdeşleştirme ve ya katharsisten geçmez. Hız da önemlidir. Tasavvufi tabirle bast-ı zaman ve tayy-ı mekan önemlidir sinemada. Hızlı bir anlatımı vardır Amerikan sinemasının ve seyirciyi memnun eder bu hız. İnsanlar hayal ettikleri ve olmak isteyip de olamadıkları kişilikleri, kahramanlıkları perdede gördükleri için çok memnundurlar. “Seyirci yitirdiği zamanı arar” der Tarkovski. Seyircinin dinamikliği fetheder sinemayı. Kaybettiği zamanı, kazanamadığı kişilikleri bulur. Bu anlamda medyaya ait bütün unsurlar tatmin aracıdır insanlar için. Sinema bunları hayal perdesinde yaparken Magazin dünyası da bunu TV ve basılı medya yoluyla yapmaya çalışır. Ünlü veya başarılı insanların yaşamları peri masalları gibidir. Kişi kendi yaşamında eğer “tutunamayanlar”dansa, başarısız bir insansa bu hikâyelerle avutur kendini. Bu ünlü insanların aşkları ise kül kedisi hikâyeleri gibi tatlı ve parlaktır. Verilen hayaldir. Fakat Kur’ân-ı Kerimin uslubu, hayal dünyasından uzaktır. Kur’anın verdiği his ve duygu, nefsi ön plana çıkartan ruhu öldüren hayallerden uzaktır. “
(http://www.tercumaniahval.com/gostergebilim-acisindan-imajinal-degerlerin-din-egitimine-etkisi-5/)

‘Göstergebilim Açısından İmajinal Değerlerin Din Eğitimine Etkisi’ başlıklı bu sunumda söylenmesi gereken her şeyi söylemişim o zaman yazıyı uzatmaya gerek yok.

Dediğimiz gibi özgürlük bağlamında bakıp her türlü manyaklığı meşrulaştırmaya çalışan bir batı sinemasıyla karşı karşıyayız. O kadar çok örneği var ki bunların saymakla bitmez.

Elbette verilecek en iyi cevap lanetlemek değil. Güzel olduğunu, insani olduğunu iddia ettiğiniz her neyse onunla ilgili en iyi hikayelerinizi yazmaktan filminizi çekmekten geçer. Çünkü şu an yeni dünyada yasaklamayla hiçbir filmi engelleyemezsiniz tek çareniz daha iyisini, en iyisini yapmak.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 4

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız