buy Instagram followers

BASINA MÜDAHALE VAR MI?

Basına müdahale var mı? Var… Bunu hiç kimse inkar edemez. AK Parti belki de hiç bir hükümetin karışmadığı kadar basına karışıyor, müdahale ediyor.

Bunu zaten hepimiz biliyorduk, son zamanlarda yayınlanan tape dökümleri de bunu gösteriyor.

Erdoğan hükümeti en azından sözü geçen basını kontrol altında tutuyor, istemediği haberlerin istemediği şekilde yayınlanmasını istemiyor.

Yalnız bunu salt basına müdahale olarak okumak, Türkiye’yi, Türkiye’nin içinden geçtiği süreci, basının içinde bulunduğu konumu, Türkiye’nin geçmişini göz önünde bulundurmadan değerlendirmek yanlış olur.

Önce söz konusu tape kayıtlarını değerlendirelim.

Birincisi Bahçeli’nin Gezi olayları sırasındaki bir konuşmasının son dakika olarak verilmesi.

Bahçeli Cumhurbaşkanı’nın muhalefet liderlerini görüşmeye çağırmasını değerlendirdiği konuşmasında, “Cumhurbaşkanı görüşmeyle vakit kaybetmesin, müdahale etsin, ülkeyi huzura kavuştursun” diyor. Bunu son dakika olarak veren Habertürk’ü izleyen Erdoğan, Gül’ün göreve çağrılmasını kendisine müdahale olarak görüyor. Ciner grubunun yönetiminden bir kişiyi arayıp bunun son dakika olarak verilmemesini istiyor.

Bu aslında bize 3 şeyi anlatıyor.

1- Olay Erdoğan’ı devirme girişimi olarak görünen Gezi olayları sırasında yaşanıyor. Erdoğan böylesi bir durumda rahat görünerek yurt dışına gitmişti. Anca anlaşılan o kadar da rahat değil. Hem gittiği yerden Türk televizyonlarını takip ediyor hem de Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı müdahale etsin” sözlerine aşırı alınganlık gösteriyor. Aynı dönemde diğer muhalefet figürlerinin çok daha sert söylem ve eylemleri varken Erdoğan Bahçeli’nin sözlerine alınganlık gösteriyor.

2- Erdoğan’ın sanıldığı gibi basını izleyen bir ekibi yok veya bu işi düzgün yapamıyorlar ki bizzat Erdoğan arayıp rahatsızlığını dile getiriyor. Üstelik bir yurt dışı gezisi sırasında. Hem de hayati öneme sahip olaylar yaşandığı esnada.

3- Erdoğan’ın en çok bozulduğu şey, kendisine yakın olarak görünen kanallarda bile aleyhine bir takım haber vs çıkması.

Bir diğer tape kaydı daha önce yazdığım anket haberiydi.Onu o yüzden geçiyorum. Sonuncusu ise yer ala bir habere konulan başlıkla alakalı.

Habertürk bir haber yapıyor, haber engelli çocuğu olan ancak mevcut sağlık sistemi içinde sorun yaşayan bir aileyle alakalı. Haberin başlığı ailenin röportajdaki sözünden çıkarılmış; “Bu mu sağlıkta çağ atladığı iddiasında olan Türkiye?”. Erdoğan haberin bu başlığına kızmış. Arıyor yine aynı kişiyi ve sağlık alanında bir çok ilerleme kaydettiklerini, hiç bir şey yapılmamış gibi böyle bir başlığın nasıl atılabildiğini söylüyor. İlerleyen süreçte haberin genel yayın yönetmeninden habersiz, gece gazetenin içine koyulduğu bu yüzden de sadece İstanbul baskısında çıktığı anlaşılıyor. Haberi yapan 3 kişi işten kovuluyor. Kovulma talebi Erdoğan’dan gelmiyor ancak belli ki ona şirin görünmek için atılmış bir adım.

Bu haberden de 3 sonuç çıkıyor

1- Erdoğan basına büyük önem veriyor. Özellikle kendisine yakın görünen medyaya.

2- Bir öncekinde olduğu gibi basını Erdoğan kendisi takip ediyor. Müdahaleyi yine kendisi ediyor. Ancak bu müdahale daha çok serzeniş gibi. Haberden çok manşete tepki.

3- Erdoğan basına müdahale ediyor.

Şimdi bu durumda aklımıza üç soru geliyor.

1- Neden Erdoğan basına müdahale ediyor?

2- Tek müdahale eden Erdoğan mı?

3- Bu doğru bir davranış mı?

Birinci sorunun cevabı basit. Erdoğan basına müdahale ediyor çünkü muhafazakar basın hiç bir zaman etkili olmadı, basını ve gücünü geç keşfetti. Muhafazakar kesimin ilgi göstermediği bu alanı sol kesim doldurdu. Bugün, muhafazakar görünen basın kuruluşlarının bile çalışanlarının büyük çoğunluğu sol kökenlidir. Yani müdahalesiz bir basın, otomatik olarak muhalif bir basın demektir.

Hem Erdoğan hem de geldiği siyasi köken daha önce medyanın “muhalif” tavrının nelere neden olduğunu gördü. Medya hiç bir zaman desteklediğini iktidara getiremedi, ancak istemediğini iktidardan indirmeyi başardı. Bunun en belirgin örneği, şüphesiz ki 28 şubat sürecinde yaşananlardı. Basın post modern darbeye zemin hazırlayan temel öğeydi. Ana akım medya diye adlandırılan Hürriyet, Milliyet, o zaman ki Sabah, adeta 28 şubat sürecine giden yolun taşlarını döşediler. O zamanlar manşetlerini her gün bir “İrtica geliyor” haberleriyle süsleyen medya grubu 28 şubat ve sonrasında Milli Görüş karşıtı tutumunu sürdürdü. O zaman ki ATV, Kanal D ve Show’da gazetelerden geri kalmadı.

Aynı medya grupları İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi sırasında da Erdoğan karşıtı bir kampanya yürütmüştü.

Refah’ın ve Fazilet’İn kapanma sürecinde de pek çok delil bu medya kuruluşlarındaki haberlerden oluşuyordu. Aynı süreç AK Parti’ye açılan kapatma davası sırasında da yaşandı.

Bütün bu deneyimler Erdoğan’a bir şey öğretti. O da basını başı buyruk bırakmak partisinin, hükümetin ve kendi geleceğinin riske atılması anlamına geliyordu.

Erdoğan’ın konumunda medyaya müdahale zaruriydi. Öyle de yaptı.

İkincisi Erdoğan bu konuda yalnız değil. Askerden sivil birimlere kadar pek çok kişi medyaya şu veya bu şekilde müdahale ediyor. Muhalefet de bu sürece dahil. Ancak tabii ki dozaj iktidar kadar yüksek değil. Ancak bugün elinde muhalefet de olsa güç bulunduran herkes basına müdahalede çekinmiyor.

Mesela Erman Toroğlu’nun çalıştığı Digitürk’ten kovulması. Bunu Aziz Yıldırım’ın yaptığını hepimiz biliyoruz.

“Tutuklu” yerine kullanılan “tutsak” kelimesinin bile insanların işinden olmasına neden olabildiğini biliyoruz.

Hayata dönüş operasyonu sırasında medyaya baskı uygulandığını hepimiz biliyoruz.

Kılıçdaroğlu’nun yürüyen merdiven macerasının, bir mitingde yaptığı gafın ardından basına müdahale yapıldığını biliyoruz.

En basitinden Kılıçdaroğlu’nun geçen grup toplantısında TRT’nin yayından çıkmasını anında kürsüden duyurması, CHP’nin de kimin kendisini ne kadar verdiğini not ettiğini gösteriyor. Bu notların boş yere tutulmadığını biliyoruz.

Hatırlarsanız cemaatin ses kayıtlarında, Habertürk’te kendi aleyhlerine yazı yazacak bir kişinin bizzat Ciner’e şikayet edildiğini, Ciner’in “kimse burada sizin aleyhinize yazamaz” dediğini biliyoruz.

Basılan ünlülerin, “yayınlarsanız sizi işten kovdururum” diye tehditler savurduğunu ve bazılarının yayınlayamadığını biliyoruz.

Kısaca Erdoğan basına müdahale eden tek kişi değil. Çok Erdoğan var bu ülkede. Ancak ne ellerindeki güç Erdoğan kadar, ne de haklarında Erdoğan kadar çok haber çıkmadığından, müdahaleleri Erdoğan’a kıyasla sınırlı…

Üçüncüsü bu davranış doğru bir tutum değil. Etik değil. Ancak tüm dünyada böyle şeyler yaşanıyor.

Her yerde güç farklı. Bazı yerlerde iktidarlar baskı uygularken, bazı yerlerdeyse siyasi gruplar uyguluyor.

Mesela ABD ulusal basınında İsrail karşıtı bir söylemde bulunmak neredeyse imkansızdır.

Sadece ABD değil, dünyanın bir çok ülkesinde böyledir.

Bir örnek daha vereyim. ABD’de geçenlerde bir senatöre muhabir bir soru sordu ve röportaj bitti. Ancak kameralar hala kayıttaydı. Senatör muhabiri tehdit etti. Balkondan aşağı atacağını, parçalayacağını söyledi, üstüne yürüdü.

Her şeye rağmen etik olan basının özgür olmasıdır. Ancak bunun için basının sadece siyasetten değil, tüm etkilerden uzak bir yapıya kavuşturulması şarttır.

Basınla iş dünyasının ilişiğinin kesilmesi, basın işine giren kişinin başka hiç bir iş yapmaması da bu yapının olmazsa olmaz şartıdır.

Kısacası, Erdoğan’ın basına müdahalesi yanlıştır.

Ancak Erdoğan’ı anlamak o kadar da zor değildir. Tabi anlamak istiyorsanız.

Muzaffer Serdengeçti
Araştırmacı-Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız