AYAĞIMIZI VURAN KAFAMIZI YARAN 42 NUMARA…

Dünya bir sahnedir. Biz oyuncularız ve yöneticilerimiz var.

Shakespeare

Bazen bir film izlersiniz yapımı, çekimi, oyuncu ekibi, kostüm seçimi size “işte ben buradayım” der. Film sizi ilk anda adeta ruhunuzdan yakalar ve son ana kadar eşsiz bir yolculuğa çıkarır. Sürükleyici, çarpıcı, etkileyici tarzı ile büyülenirsiniz. Daha önce nasıl gözümden kaçmış diyerek hayıflanır ve anlatmak için de sabırsızlanırsınız. Bende size hemen anlatmak için bu yazıyı kaleme aldım.

Snowpiercer – Kar Küreyici adlı film Le Transperceneige Fransız çizgi romanından uyarlanmış, Distopik filmler içinde yer alıyor. Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Parazit filmi ile Oscar ödülü alan Güney Koreli Joon-ho Bong.ABD, Güney Kore ve Fransa ortak yapımı bilim kurgu Snowpiercer 2013 yılında vizyona girmiş.
Film nasıl olsa tuttu dizisi de her türlü gider düşüncesi ile çekilmiş ama ben diziyi tutmadım.

Filmin özelliği; tamamının tren gibi dar bir mekanda mükemmel şekilde gerçekleştirilmiş olması değil, filmde felsefik, sosyolojik ve psikolojik gibi birçok açıdan ele alınması gereken konu ve birçok metaforu barındıran bir yapıt ile karşı karşıya olmamız. Sistem eleştirisi, distopik bir toplum üzerinden kan dondurucu şartlar eşliğinde bir konsere dönüşmüş, her bir sahnesi resitali andırıyor. Bu resitaller ayrı birer toplumsal yaraya tuz basıyor.

Dünyada küresel ısınma önemli derecede artmış, bu sorunu çözmek adına atmosfere CW7 adlı bir kimyasal salınmış fakat beklenen sonuç oluşmamıştır. Bu madde dünyayı felaketin eşiğine getirerek dünya sıcaklığını anormal şekilde düşürmüş ve buzul çağını başlatmıştır. Dünya nüfusu bir anda yok olmak üzere iken yaklaşık 1000 kişi bu durumdan kurtulmayı başarmıştır. Nasıl mı?

Filmde Wilford (Ed Harris) isimli karakter bu maddenin yapacağı etkiyi tahmin ederek yapay bir ekosisteme sahip olan dev bir tren icat etmiş, dünya’nın etrafını 1 yılda dolaşan bir de ray hattı inşa etmiştir. Bu 1000 kişi, sürekli hareket halinde olması tasarlanan, durduğunda trendeki yaşam da sona erecek bir sistemle çalışan 1001 vagonlu bir trenin içinde yaşama mahkûm olmuşlardır. Mahkûm diyorum, film boyunca yaşamak kavramını tekrar tekrar sorguluyoruz. Niçin yaşamak? Kim için yaşamak?

Üst akıl olarak tanımlayacağım Wilford, trene elit bir tabakayı almak istemiştir. Ancak bir sorun vardır, trenin kuyruk bölümüne bir grup kaçak insan da binmiştir. Film de tam burada kopmaktadır. Trene kaçak binen insanların hayatta kalmak için neler yapabildiklerine şahit oluyoruz, iç sesimiz “ne kadar bizden” diyerek bizi melekût âleminde de şahit yazdırıyor.

Ana karakter Curtis, (Chris Evans) 17 yaşından beri kuyruk bölümünde yaşayan, trendeki sistemi değiştirmek için yapılan bütün isyanlara şahit olmuş genç bir adamdır. Bir gün bu sistemi değiştirebileceği hayali ile yaşamıştır. Trenin lokomotifini ele geçirdiğinde düzenin değişeceğine ve bu sistemi düzeltebileceğine inanmaktadır.
Kuyruk bölümünde yaşayan insanların, belirli şartları taşıyan çocukları sistem tarafından zorla ellerinden alınmaktadır. Çocukların bir nevi devşirilmesi sistemin devamı için çocukların önemini gözler önüne seriyor. Kuyruk bölümü sistemin bu ihtiyacını karşılayarak trendeki yerlerini muhafaza edebilmektedirler. Yine çocukların alınması sırasında görevlinin kafasına 42 numara ayakkabı fırlatılır. Bu olay üzerine Mason (Tilda Swinton) karakteri “Ben Şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım siz ayak için. Ayakkabı başa takılır mı? Ne zaman ayakkabı kafaya çıkar, kutsal sınır geçilmiş olur. Yerinizi bilin orada kalın. Kutsal lokomotife özen gösterin.” diyerek âdeta racon kesen Mason, sözleri ile iki nesnenin, kullanış amacından çok daha öteye geçtiğini fütursuzca ifade ediyor. Tren, şapka ve ayakkabı metaforu hiyerarşik sistemin simgeleri olarak filmin manifestosunu özetliyor.
Kuyruk bölümünde yaşayanların ön vagona gitme sürecini hak ve adalet arayışı gibi görsek de dolaylı yoldan iradeleri dışında sistemin parçası olduklarını sonradan anlıyoruz. Modern dünya düzeni karşıtlık, çatışma ve rekabet üzerinden var edilmiştir. Sistemin içinde bir parçadan fazlası değilsinizdir. Toplum dizaynlarında her zaman taraflar oluşturulur sonrada çarpıştırılır. Meydan kime kaldı ise işte yaşanan olayların arkasında aranacak kişi ve kişiler de genellikle onlardır.

Curtis’ in tren yolculuğu boyunca, kuyruk bölümünün ağır yaşam koşulları, ön vagonlara ilerledikçe yerini modern dünya düzeninin olmazsa olmazlarından lüks tüketime bırakmakta olduğunu görüyoruz. Trenin kumanda bölümünde ise her şey trenin ve içindekilerin selameti (!) için yapılmaktadır. O yenen biftek bile kadir kıymet bilmez kuyruk bölümü nankörleri için yenmektedir.

Okul bölümünde öğretmen (Alison Pill) karakteri ile modern eğitim sisteminin insanları nasıl tek bir kişilik haline dönüştürdüğünü dehşetle görüyoruz. Her gün sistemli tekrarlanan “Tren durursa ölürüz. Dışarı çıkarsak ölürüz. Peki bu treni kim kontrol ediyor? Wilford!” öğretisinde tren kelimesi yerine seküler bir sistem ismi, Wilford ismi yerine sistem kurucu liderlerden birinin ismini koyduğunuzda puzzle tamamlanmış oluyor zannederim.
Kuyruk bölümünün asıl lideri olan yaşlı karakter Gilliam (John Hurt) hayal kırıklığı olmasının ötesinde emin olun size de “Sende mi Brütüs?” dedirtecektir. Curtis’i ön vagona gitmesi için destek vererek teşvik eden Gilliam’ın trenin tasarlayıcısı Wilford’la olan dostluk bağını anladığımızda şaşırıyor muyuz? Elbette hayır. Gilliam Curtis’e hitaben“Suyu kontrol eden, treni kontrol eder” sözünden yakında bizi bekleyen su savaşlarını da haber veriyor. Geliyor gelmekte olan…
Postmodern dünya düzenine hazırlanan bizlere hava, su, gıda, nüfus kontrolünün gerekli olduğu vurgusu alt metin olarak veriliyor. “Doğal seleksiyon zor, ortalığı karıştırıyor dengeyi sağlıyoruz. Devrimler insan içindir” diyerek toplumsal kargaşaları özetliyor, iktidarı temsil eden sevgili Wilford.

Curtis ve Wilford buluşma sahnesinde gerçeklerle yüzleşme anı birçok kez yaşadığımız toplumsal acı tecrübelerimizi anımsatarak yaralarımızı sızlatıyor. Kendi kararlarımız olarak düşündüğümüz o büyük büyük kararlarımızı yeniden sorgulatıyor. Sistem içinde büyük bir cesaretle, inançla verdiğimiz kararların ne kadarı bizim, ne kadarı manipüle edilmiş?

İsimlerini anmadan geçemeyeceğim trende morgu andıran çekmecelerde uyutulan ve isyancılar tarafından vagonların kapılarını açması için uyandırılan eski güvenlik görevlisi Namgoong ve kızı Yona. Kronol adı verilen endüstriyel atık uyuşturucu bağımlıları olan baba kız, olayları derinden anlayıp kavrayan akabinde önlem alan karakterlerdir. Namgoong tren yolculuğu boyunca yaşananların dışına çıkarak trenden dışarıyı izleyen, serada toprağa dokunan, düşen kar tanesini inceleyen ve camda gördükleri su damlasının dışarıda bir şeylerin değiştiğinin habercisi olabileceğini anlayan ve kızını dışarıdaki yaşama hazırlayan bir baba figürü. Onu bağımlı yapan belki de bu derin anlayışı ve hassasiyetiydi. Kim bilir?
Snowpiercer – Kar Küreyici etkileyici senaryosu iyi oyunculuklarıyla sizi bekliyor.

Sümeyye Özer Doğan
Eğitimci-Yazar

FACEBOOK HESABIMIZ