ASRIN EVLİYASI 4

Akşam eve geldiğimde günlerdir bin bir türlü zahmetle hazırlayıp her gün peynirini tazelediğim kapanın boş olduğunu görünce yüzümü ekşittim. Şu fareyi mutlaka yakalamalıydım, başıma bela olmuştu. Bunca işin içinde bir de bununla uğraşıyordum.

İki oda bir ara mutfak, tuvalet ve banyodan oluşan bu evde iki yıldır oturuyordum. İnsanlardan ,çarşının gürültüsünden, az da olsa, kaçmak için kıyıda köşedeki bu taşlarla örülü yarı betonarme evi tercih etmiştim.Çok eski bir evdi.Buralarda bir zaman bir çok binaya imza atmış olan ermeni ustalarca yapılmış olma ihtimali yüksekti sonradan yılar geçtikçe tamirlerle değişmişti.Kirası da sudan ucuzdu.Şehirde bankaya, sahibini tanımadığım bir numaraya yatırıyordum. Odama aynı zamanda da salona geçtim. Kapının arkasındaki boş askılığı aldım. Üstümü çıkarttım. Ceketimi ve pantolonumu, fare pisliği var mı gibisinden etrafımı ve yerleri şöyle bir kolaçan ederekten, çıkartıp askılığa itina ile yerleştirdim. Üstüne de gömleğimi. Bir de kendim girsem tam olacaktı hani(!).. Kravatımı askılığın boynuna taktım.

İki odalı bu bekarhanemde mutfak,banyo ve müştemilat tamdı. Duvarlar şampanya rengi. Allah affetsin şimdiki aklım olsa ya açık yeşil ya da beyaz yaptırırdım. Televizyona doğru baktım, kestiğim kablosu öylece duruyordu. Düzgün bir müslümana televizyon yakışmazdı ama hastalık olduğu için de elim ister istemez kumandaya gidiyordu, ben de kızıp kablosunu kestim, kurtuldum. Gerçi elim yine kumandaya gider gibi olmuştu ama.. Televizyon kesinlikle bağımlılık yapan bir hastalık. Özellikle bizim milletimizde televizyonu kapatma diye bir mefhum yok. Kanallarda iyi bir şey olmasa da en az kötüyü seçerler. Aynı durum bende de oldu, yıllarca vaktimi harcadım. Halbuki kitaplar insanı diri tutuyor, dinçleştiriyordu. Kitaplığım yavaş yavaş büyüyordu, iftiharla baktım. Çarşıdaki birkaç kitapçıdan aldığım kitapları bitirdikten sonra müftülükten gidip işime yarayacak ne kadar ayet, hadis kitabı varsa alıp gelmiştim. Şimdi göze geliyordu işte. Aklı doyurmadan önce kalbi de doyurmak lazım ama en önemlisi mideyi doyurmak lazım.. Yoksa akıl da kalb de o zaman yanlış yollara sapabilir. Ben neler diyorum yahu? Allahım sen aklıma mukayit ol. Sırat-ı müstakim buymuş, her şeyin ortası. Peki bu neye göre? Orta yol yani. Diyelim ben günde 10 ekmekle doyuyorum benim için ortası beş mi ? Ya zayıf bir adam o günde 5 ekmek yiyorsa? O zaman iki buçuk mu onun ortası.Ya da biri ilahi seviyor öteki caz. Ne olacak ortası.. Ya bu kafa hiç durmaz mı?.. Kitap okuyunca da böyle oluyor işte.. Ama başıma neler geldiğini de çözmeliydim. Şu araba.. ve dahası neler gelebileceğini..

Ufak bir temizlik, ya da akşam yemeği. Küçücük bir insandım işte, neden ben.. Ve dahası ne?.. Hayatın günlük sıradan meşgaleleri de olmasa insan kafayı üşütür. Sorular sorular… İyi ki hayatın basit meşgaleleri var. Ufak tefek şeylerle uğraşmak hayatı daha basit gösteriyor insana.

Yoksa küçük biri mi olmak istiyorsun, nimete ihanet ha?.. Tövbe haşa..

Bugün ne yesem?Bu arada yavaş yavaş oruç tutmam gerektiği aklıma geldi ama şu Hamid’in film işi de var. Bir o eksikti.. Kim bilir neler olacak?.. Dur bakalım Allah hayırlısını versin. Radyoyu, ilçede yayın yapan tek dini kanalı dinlemek için yanıma alıp mutfağa geçtim. Ama sanki biri hep peşimdeydi, sorular, sorular.. Gözlerim ve kulağım da faredeydi tabi. Mutfağı gözlerimle şöyle bir kolaçan ettim. İyi, mutfak temiz. Elimi yüzümü mutfakta yıkadım. Nedense burayı kiraladıktan sonra elimi ayağımı hep mutfakta yıkamaya alışmıştım. Namazı da kılim dedim kendi kendime. Tabi ki mutfakta değil canım. İlmihal kitapları der ki ‘vakit dar değilse namaz değil ilk önce yemek yenir’ yani namaz kılınır sonra yemek yenir. diye ama vaktim geniş olsa da ben namazı tercih edeceğim. Yani vakit…

Namazdan sonra seccade yerine kullandığım eski çarşafıma baktım. Artık bir seccade alma vakti gelmişti. Oturduğum yerden kalkmadan dakikalarca düşündüm. Her şey, her çağrışım birbirini kovalıyor beynimi bir türlü durduramıyordum. Her şey birbirine pencereler açarak ilerliyor ilk başladığım noktadan kopup bambaşka alemlere kapılar açıyor,görüntüler,imgeler birbirini kovalıyordu. Bir virüs programı mıydı, beynin açılması mı?.. Şiir yazsam mı diye düşündüm, vazgeçtim. Bir tek o kaldıydı yani diye kendi kendime de kızdım. Yine mutfağa gidilecek yine bir şeyler yapılacaktı. Yaş ilerlemişti ee, bu yüzden yaşıtlarımın da neredeyse hepsi artık evli barklı olduğu için pek bana uğramazlardı. Bir tek Hamid kalmıştı o da deliler gibi kendini bir film sevdasına kaptırmış gidiyordu. Yeni, genç öğretmenler ile neredeyse aramızda yüzyıllık bir fark varmış gibi birbirimizden uzaktık. Buraya ait değildim aslında. Doğduğum ve çocukluğumun 8-10 senesi burada geçtikten sonra bir memur olan rahmetli babamla yollara düşmüştük. Onlar öldü. Soğuk bir cümle bu ama realitenin de yüzü soğuk değil midir. Ben ve abim kaldık geride. Benim üçüncü tayin yerim, doğduğum bu şehir olmuştu, daha doğrusu köy+kent karışımı bu yer. Aslında tüm bu iç konuşmalarının, tüm bu hesaplaşmaların, diyalogların, oyalanmaların üstünü örtmesini istediğim hayatımda unutamadığım o an, o gün, hiçbir acının yerini tutamayacağı en büyük kaybım, en sonunda yine gelip kapıma dayandı, annem..anneciğim. Ah… Tüm oyalanmalarım ve dertlenmelerim boşa akıp gitti. Yine kapımı çaldın. .Bir de ara sıra çocukluğumu hatırladıkca özlediğim uzaklarda olan abim, bayramdan bayrama yeğenlerimle gördüğüm abim. Yemek yapmayı gözüm kesmedi, yine çay ve abur cuburla geçiştirecektim.

Anne, fatihalar yasinler okurdun hatta ara sıra ‘namazını kıl oğlum’ derdin bense herkes gibi herkesin hülyalarını kurduğu, dünyalık emellerimin peşinde koşturup, bu gelip geçici dünya denilen hanın yorgun bir yolcusu olduğunu anladığım şu ana kadar neler yaşamış olursam olayım yine de o çocuk saflığımı kaybetmeden ne kadar oyalanmışım ah ne kadar gaddar ne kadar fettan bir dünyaymış ki tüm süslerine aldandım. Hiç birine uzanamadan, avucuma bile alamadan bir garib yolcu, bir yetim gibi kalakaldım anneciğim, ne kadar aptalmışım.Halbuki az buçuk düşünen bir insan anlar ki; süsün ardında süssüzlük vardır.Aydınlıktan sonra karanlık gelir. Güneş bile batar. Neşeden sonra hüzün gelir. Her şey ayrılır ve her şeyin kaderinde yazılı ortak bir kelime vardır, mukadder olan o kaçılmaz son ‘ayrılık’.Eşinden, annenden, memleketinden. Ben sana o çok istediğin mürüvvetimi gösteremedikten sonra artık niye evlenim. Çünkü sen vardın ve senden başka kimse yoktu. Sığınacak bir yuva dertlenecek bir dostumdun sen tüm sırlarımı bilir ama o karşılıksız sevgin ve merhametinle, şefkatinle hastasına bakan bir doktor gibi beni iyileştirirdin. Yokluğunda kıymetin o kadar iyi anlaşılıyor ki ama ben…

Salona gidip kendimi yatağıma atmak geldi içimden. Sonra bir an durdum. Dolaba baktım. Biraz maydanoz. Yumurtalar. Bazen günlerce ya patates ya yumurta ya da makarna yapıyordum. Maydanozu aldım. Yıkayıp silkeledikten sonra kesme tahtasına yatırdım, ince ince kıymaya başladım Gözlerim yavaş yavaş dolmaya başladı. Annemin yumurta yapış şekli aklıma geldi. Maydanozu biraz doğradıktan sonra burnumu çektim,gözlerim buğulandı, ihtiyarladıkça yaşı ilerledikçe yıllar geçtikçe insan daha da duygusallaşıyor,yüreği her şeye açık ve ağlamaya hazır bekliyor . İlk önce yağ sonra biraz kekik ve kırmızı pul biber. Yağda kızaracaklar. Kendimi biraz toparlamalıydım ama yoo…

Allah’ım nedir bu dünya sürgününde yediğim ayrılık kırbaçları, yüreğimi parçalayan bu dikenler. ‘Yağda’ derdi annem ‘kızarmalı kekik. Tat verir.’ Artık…Ağlamaya başladım. Yumurta pişince ocağı kapattım. Gözlerim hiçbir şey göremez oldu. Gözyaşlarımı sildim, burnumu çektim. Çayın demini koydum. Ruhunda gökkuşağı yoktur eğer gözlerinde yaş yoksa demişler. Annesiz bir dünyada gözyaşının ne önemi var ki? ve aklıma peygamberimiz geldi. O da bir yetimdi, doğru ya…

Yetimlik kalbi inceltiyor, duyguları rikkatleştiriyor. Gözlerimdeki yaşı bir daha sildim, burnumu çektim. Odaya gittim. Camdan dışarı baktım kendimi yatağa atmadan önce, yorulmuştum ağlamaktan. Dışarda her zamanki manzara söğüt ağaçları ve boş gökyüzü. Kısa bir an ağaçların yeşilliğini düşündüm. O yeşillikler… benim gibi garib ve yetim duruşları dışında.. tek renkli görüntüleriydi onların. Bakanlara huzur veren. Bulutun göz yaşları orayı güzelleştirmişti. Benim gözyaşlarım ne bitirecekti? Derd ve keder mi? Keşke namazımı önce kılmasaydım şimdi daha iştahlı, daha yürekten, daha ihlaslı bir şekilde Allahın huzuruna varmak, acizliğimi, zavallılığımı damarlarıma kadar bütün hücrelerime kadar hissederek dua ve niyazda bulunmak vardı. Oturdum. Ne kadar oturdum bilmiyorum ama karanlık çökmüştü. Camın kenarına sandalyemi attım. Ayağımın altındaki kasabayı, evlerin ışıklarını seyretmeye başladım. Tabii çayımı yudumlarken…

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 1

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız