“ASLINDA…”

“Aslında…”
Ercan Kesal’in son kitabı. Söyleşilerinin toplandığı.
Edebiyatımızda ekoller, bazen yazar-sanatçıların doğum yeriyle de anılır. Güzel coğrafyalarda natural şairler çıkar, tabiatı anlatır. Doğadaki insanı.

Ercan Kesal ise insan doğasını anlatıyor.

Bozkırda yaşayanlar, içe yönelir, güzellikleri gönlünde çoğaltır ve hikâyeler anlatır insanlara.

Ercan Kesal de İç Anadolu erenlerinden Nevşehir Avanos’lu. Bölgemizden güzel şair ve yazarlar da çıkıyor tabii. Mesela; Mustafa Çiftçi Yozgatlı, Ercüment Özkan Kırşehir Mucurdan, Yaşar Kaplan, Arif Ay Niğdeli. Ben de o civardanım.
‘Bozkır benim vatanım, diyor Kesal; “Ben bozkır çocuğuyum. Bozkırın insanın içinde bıraktığı sonsuzluk ve hiçlik duygusundan” sesleniyor bizlere.

Bozkır çoğu kişi için çorak, kuru, yoz bir coğrafya diye beğenilmez. Derinliksiz ve durağan bulunur. Oysa bozkır, insanda mecburen bir güzellik oluşturur, Hacı Bektaş’tan Yunus Emre’ye, Hacı Bayram’dan Âşık Paşa’ya-Ahi Evran’a öncü erenler yetiştirir. Uzaktan bakanlar, -Yakup Kadri gibi- İç Anadolu’nun hiç acı çekmediğini, hatta acı çekmek için gerekli niteliklere bile sahip olmadığını düşünür. Kitapta Ercan Kesal’le söyleşi yapanlardan bir kısmı da buna benzer imalarda bulunuyorlar. Oysa Peri Gazoz’undan bu yana eserlerinde görülen ana tema bozkırda, sessiz bir asalet vardır. Onca şeye katlanıyor, hiç şikâyet etmiyor bozkır insanı? Ulvi bir teslimiyet görülüyor her birinde, acısını mizahla anlatabilme gücü sergiliyor.
Yeşillikler içinde yaşayanlardan daha canlı-yeşil-güzel resimler çizebilir bozkır insanı, Ercan Kesal gibi yazarları. Bozkır tekdüze bir coğrafya “acıklı ve şaşırtıcı” sakinleri, ancak gelincik çiçekleri gibi sımsıcak şiirler dökülür dillerinden. Kalemlerinden.

Kırgız atları gibidir onlar. Şehrin insanı yumuşatan, uysal, sinik, pısırık eyleyen kuşatıcı atmosferinden yaban atlarının arasına karışır her sene birkaç ay. Dağlarda özgür gezen atların bıçkınlığına bürünüp yeni bir heyecanla tekrar şehre inerler. Ki sesleri gür çıksın. İsyanları güçlü, vicdanın sesi muhkem olsun. Zulmü sınırlayan cesaret her zaman diri kalsın.
2013′te Adem Seleş haberdar etmişti Peri Gazozundan. Beni anlatıyordu, bizleri; İç Anadolu’nun kabına sığmaz çocuklarını. Kitaplar kitapları takip ediyor, en son gelen Aslında, Ercan Kesal’le yapılan söyleşiler. Edebiyat-senaryo-sinema alanlarından, Tarkovski’den Metin Erksan’a, Kiarostami’den Akira Kurusawa’ya, Cemil Meriç’ten Kemal Tahir’e geniş bir alandan besliyor sanatçımız kendini.

Çocukluğumuzda hep ‘iyi insan’ olmamız öğütlenirdi bize. Çabalardık bir ömür, tabii ne kadar olabilmişsek. Ercan Kesal bu iyiliği ve güzelliği öyküleri ile, hekimliği ile sinema ile hâsılı edebiyat-sanatla çok yönlü ortaya koyan, velud bir kalem. Güneşi örten karanlık bulutları dağıtan bir öfkeye, zulme karşı durabilmeyi insanın en temel vasfı gören bir yaklaşıma sahip. Bu haliyle onu tanımlayan kelime; toplumsal vicdan.

Yerelliğin odasından evrensel pencere açabilme sihirbazı.

Semih Gümüş gibi öykülerine deneysel öykü diye tahfif edenlere rağmen Çehov’u andıran bir öykücü O. Kaderi de tıp-edebiyat birlikteliği içinde Çehov’la. Küçük insanların büyük hikâyesini anlatıyor sürekli. Yazılarıyla, oyunlarıyla, fakirleri bedava tedavi eden hekimliğiyle. Maddi ve manevi birikimini insanlara şifa gibi sunuyor. Devlet hastaneleri doktorların, yoksullar üzerinde pratik yaparak zenginlerden nasıl para kazanacaklarını öğrendiği yerdir aslında. Ercan Kesal bu süreci de berhava ediyor. Hayatın şiirselliğini yoksullar, mazlumlar, düşkünler, gadre uğramışlar lehine bir destana çeviriyor. Çocukluğumuzdaki felaketlere okudukları destanlarla ses olan gezici destancılar gibi.

Kitapta söyleşiler, daha görünür olan sinema üzerinde yoğunlaşsa da kitaplarını içerden tanımak ve anlamak için okumak gerekir Aslında’yı. Kitapta anlatılanı, yazar tarafından bir kez daha açıklanması zor bir mesele aslında.

Yazarının açıklamasından daha çok hikâyelerden bize yansıyan, okurda oluşan algı önemli elbette. Okur yeniden yazar kitabı. Çağrışımları okuyandan okuyana değişir. Ortalama bir algıya mahkûm eden açıklamalar, kitabı sınırlar belki de. Öyküyü daraltır. Kesal bu endişeyi bertaraf eden bir düzlemden konuşuyor. Söyleşiler hikâyenin yazarını tanıtırken hayal kırıklığına uğratmıyor okuyucuyu. Yazdığına bak, gerçek hayatındaki şu haline bak tezadı oluşturmuyor.

Konuşurken yüreği görünüyor Ercan Kesal’in; yazdığı karakterler gibi. Hayatı boşa geçmemiş, çevresine bakar-kör değil, benim gibi, hukukçular gibi. Öyle ki ‘hukukçular neden anılarını yazmaz, bu kadar ketum’ diye şaşırıyor haklı olarak. Önlerinden bu kadar trajedi, dram akarken, yazmayanlar susmakla tecrübelerini mezara götürüyorlar diye şaşkın.
Çünkü kendisi her köşeden anlatılacak hikâye bulmakta usta. Bu yeteneği onu çok yönlü bir sanatçı eyliyor. Okumakla besleniyor her derin insan gibi. Önyargılarını kırmış, insanlığa uzaktan bakmayı bilecek kadar da hümanist. Irk, dil, din, milliyet ayrımından çok zalim-mazlum ayrımına değer veren merhametli bir yürek Ercan Kesal. Beş yılda kitaplarla, filmlerle, söyleşilerle bizlere sunduklarına bakınca ömrünü (d)olmakla geçirdiği anlaşılıyor. Taşması çöllere hayat verme isteğinin sonucu.

Artık yönetmen olarak da film(ler) bekliyor Türkiye ondan. Sonunda anlattığı hikâye Anadolu’nun, Türkiye’nin, bu toprakların hikâyesi. İç Anadolu artık içteki yara gibi sessiz kanamıyor. Sesini duyurma istidadı taşıyan evlatlara sahip. Prizmalardan geçmeyen, eciş bücüş hale sokulmamış, kırılan ışıklar gibi hedefinden sapmamış bir resme kavuşuyor. Bu yüzden Neşet Ertaş, Hacı Taşan, Seyit Çevik’le yan yana yürüyor. Yönünü kaybetmemek için kutup yıldızına, pusulaya bakar gibi bakıyor türkülere. Minarelere bakarak tayin ediyor güneyi.

Kendisini sır kâtibi gören bir sanatçı, Aslında kitabında konuşan; Ercan Kesal. Susmanın ve konuşmanın zamanını-yerini seçmenin ehliyetini kuşanmış, “duende”si olan, hayatın anlamını idrak edebilen nadir güzel insanlardan.

İletişim Yayınları da söyleşiler nasıl kitap yapılır, örnek yayıncılıkla bizlere ibret olmuş: Yayıncılarımıza ve sürekli konuştuğu halde hiçbir şey anlat(a)mayanlara, edebiyatçılara. Meslek sahibi aydınlara. Mesleklerimize “eşek” gibi binmekle, mesleğiyle insanı-insanlığı güzelleştirmek arasındaki keskin farkı ortaya koymakla da ender bir resim çiziyor, Ercan Kesal.

Selamlarımı sunuyorum, sevgilerimi. Onunla teselli buluyor bozkır, yaralarını tamir ve telafi ediyor. Çığlığına yankı olan seslerle, yazar ve iyi insanlarla. Ercan Kesal’le.

Bozkır nefestir, türküdür semahtır. Hikayedir.

Mustafa EVERDİ
Yazar


Bu yazı Kitabiyat kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

“ASLINDA…” için 1 cevap

  1. Hatmi Çiçeği der ki:

    Ne semah kaldı ne bozlak.Alevi kültürü de popa kurban şimdi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

*
= 3 + 4