APOKALİPTO 2

Apocalipo

İkinci defa mikro boyuttan makro boyuta geçiyorduk. Finaldeki şu İspanyol gemileri.. Üstelik de öyle bitmişti film, makro boyuta geçer geçmez. Unutturulan İspanyollar sonunda çıkmıştı işte. Kader yine kurtarıyordu Pawda’yı acaip bir şekilde.

Tabii film aslında devamını düşünmemiz için çekilmişti apaçık. O iki makro boyut arasında bir bağlantı kurmamız isteniyordu. Aztek insan kurban etme ayini ve İspanyol gemileri.. Açıkçası ben bu kadar gizli (açık) mesajı olan film görmedim. O halkı daha “etkili” yönetmek için güneş tutulmasını kullanan yönetimi bizzat bu sahtekarlıkları vuracaktı. Gerçekten de denir ki, İspanyolların güneş tutulmasından hemen sonra gelmeleri Azteklerin gardını düşürmüştür. Çünkü onları bir nevi tanrı sanmalarına yol açmıştır. Tabii bir de teknolojik üstünlükleri buna eklenince.. Hele de bir de onlar da kendilerini tanrının oğlu sanıyorsa….

 

 

Senaryoda Mel Gibson’ın yanında Farhad Safinia adlı İranlı bir yazar da var. Özellikle filmin başrol oyuncusu Rudy Yougblood –filmdeki adıyla Jaguar Pawda- çok başarılıydı. Ormandaki o dinamik kaçış kovalama sahneleri bana 35mmden daha kıvrak bir kamerayla çekildiğini düşündürtmüştü izlerken.. Gerçekten de High Defination kameralarla çekilmiş. Peki film Aztekler hakkındaki intibaımızı değiştirebiliyor mu, gelelim en kritik soruya. Garip ama önce, evet.. İspanyol tarafına hiç kameranın çevrilmemesi çok akıllıca. Sanki onlar sadece kaderin üzerlerine yüklediği şeyi yapan birileri. Ya da en kötü ihtimalle hadi dinsizin hakkından imansız gelir dersiniz olur biter. İspanyollar hiç vurgulanmadan Azteklerin bağnazlığı vurgulanmış. Kaderin elbette böyle bir ciheti olabilir.. diye düşünüyor insan.

Üstelik de Mel’in, Amerika’daki bir film festivalinde yaptığı açıklamada Maya ve Amerikan uygarlıklarının çöküşü arasında bir bağlantı kurarak “sebepsiz yere Irak’a asker göndermek de insan kurban etmektir” demesi, işi yeme de yanında yat noktasına getiriyor adeta.. Ama “almost..” Çünkü sonra düşünmeye başlıyorsunuz; tamam Yahudi lobisi bastırdı adamın idealistliği filan ama.. Endülüs sabıkalısı İspanya, iyi adam?? nasıl oluyor.. O gemilerin olduğu tarafa doğru gözümüzle değil aklımızla bakarsak, Endülüs zalimi İspanyolların geldiğini göreceğiz. Ve filmin onlara bir şekilde “hoşgeldiniz” dediğini.. Bu yüzden açıkçası filmin, tam tersi; Irak’taki Amerika’yı olumlayan bir yanı var resmen; İspanyolların yerine Amerika’yı koydunuz mu çok daha uyuyor büyük resme. Saddam’ın zulmünü düşündünüz mü.. Hatırlayalım, heykelleri yıkılmıştı halk tarafından, Amerika ilk başta iyi karşılanmıştı, gardı düşüktü Irak halkının.. Tıpkı Aztekler gibi. Aztek katliamında 16 milyon insan öldürüldüğü söyleniyor. Irak’taki durum zaten herkesin malumu.. İspanyollar altının peşindeydi, Amerika petrolün.. Film ise ısrarla o Stalin’e ait olduğu söylenen “bir insanın ölümü trajedidir, milyonların ölümü ise sadece istatistik” noktasına odaklanmış, başka şey düşündürtmüyor. Ve teslim olun diyor adeta.. Kadere teslim olun. Kadere mi Amerika’nın türlü oyunlarına mı?!…

Vakti zamanında Saddam’ın kanıyla Kur’an-ı Kerim yazdırması, düzeni kanla, kutsalla, uyduruk şeylerle kurtarmaya çalışan yönetim mantığına uyuyor. Ama bu arada Braveheart ve Hz İsa’nın Çilesi’nden sonra kahramanının finalde ölmemesi, pek Gibson işi değil gibi; o dikkatimizi çekiyor. Hristiyan trajedisine yakışmayan bir final olmuş(!).. Acaba “dengeler” mi bunu gerektirdi diye düşünüyor tabii insan.. Hem şu kanla, kutsalla, uyduruk şeylerle düzeni devam ettirme zihniyeti acaba ekmek şarap ayinini hiç mi düşündürtmedi Gibson’a.. Da teee bilinmeyen alemleri karıştırdı bu kadar..

Elbette yapmacık, zalim yönetimlere verdiği mesaj önemli. Ama dünyadaki en yapmacık yönetimlerden biri de Katolik yönetimlerdir. Galile’nin dünya dönüyor dediği için başına gelenler malum. Engizisyonu şusu busu.. Sonra ne Amerika sistem eleştirisi; belki, belki o profesyonel askerler üzerinden böyle bir damar yakalanabilir ama asıl profesyonel askerler de herhalde İspanyollardı.

Film kurnazca güce oynuyor. Ama sorsan Amerika sistem eleştirisi bile diyebiliyor(!)
En nihayet, bütün bu çerçeve içerisinde düşündüğümüzde düşündüğümüzde; sanki şöyle bir şey demiş oldu Mel Gibson bu filmle.. Benim Yahudi düşmanlığım, sanmayın ki Müslümanlara acıdığımdandır. Bilakis, Hristiyanlığımdandır…
İyi de kim sana öyle dedi ki Mel….

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 2

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız