ALMANYA-VAN HATTI (Almanya’dan Van’a Bir Seyahat)

Ankara Esenboğa Havaalanı’nda pasaport kontrolünden sonra uçağın kalkış saatini bekliyorum. Bekleme salonundaki yolcuların büyük çoğunluğu bölge insanı. Uzun uzun onları izliyorum. Yıllarca uygulanan yanlış politikalar sonucu horlanmış, dışlanmış, adam yerine konmamış, ötekileştirilmiş bu ülkenin zencileri. Aramıza ayrılık tohumu ekenlere, bizi birbirimize düşman edenlere lanet ediyorum. Uçağa bindiğimizde lise sonrası İstanbul-Bostancı’da birlikte çalıştığımız Van-Ercişli üç kardeşi hatırlıyorum. İstanbul’da hiç kimsesi olmayan benim için nasıl da seferber olmuşlardı. Kendi yatakhanelerine almışlar, yatacak bir şeyler ayarlamışlar, o koca şehirde bana yalnızlık çektirmemişlerdi. Hayatında tanıdığın en dürüst, en içten, en samimi insanlar kimlerdi? diye bir soru sorulsaydı hiç tereddüt etmeden bu üç kardeşin ismini de gönül rahatlığıyla söylerdim. Aramızdaki etnik farklılık birbirimizle muhabbet kurmaya engel olmamıştı. Bu samimi insanların bana yaptıkları fedakârlıkları düşünürken uçağımız Van Gölü üzerinde hafiften süzülerek inişe geçiyor.

Havaalanına girdiğimizde kimlik kontrolü yapanların askerler olduğunu görüyorum. Normal bir yere gelmediğimiz aşikâr. Beni karşılamaya gelen İskender isminde bir muhtar. Tanışma faslından sonra ‘Hakim beyin arkadaşını yemek yemeden götürmek olmaz.’ diyor. Niyetli olduğumu söyleyerek bu nazik teklifi geri çeviriyorum. Yolumuz uzun. Yaklaşık 2,30 saat. Halk arasındaki deyimiyle yazın Van merkeze, Kış’ın Allah’a bağlı olan, altı ay dünyayla bağlantısı olmayan, yıllarca bu ülkeyi yönetmişler tarafından unutulan ilçeye hareket ediyoruz. Yolculuk esnasında İskender beyle aramızdaki muhabbet biraz daha koyulaşıyor. Kendinden, kan davasından bahsetmeye başlıyor. Eşinin bu davadan hapis cezası alabileceğini söylüyor. Çocukları ortada kalacağından dolayı endişesi gözlerinden okunuyor. Yaklaşık bir saat sonra gideceĝimiz ilçeyi gösteren yol ayrımındaki levhayı görüyorum. İskender bey bundan sonra yolların daha da kötüleşeceğini söylüyor. İlerledikçe yollar daralıyor ve kötüleşiyor. Saatte 20 km hızla gidiyoruz. Yolun sağ tarafında tek gözlü, önünde Türk Bayrağı olan kulübenin ne olduğunu soruyorum. ‘Korucu Evi’ diyor. Korucuları sevmediği belli. “Ben muhtarım, sıradan bir Korucu bana emir veriyor.” diyor. Muhabbet devam ederken yollar hem daralıyor, hem de yükseğe doğru tırmanmaya başlıyoruz. Yaklaşık 3000 metre bu şekilde yükseleceğimizi söylüyor. Bir ara bana dönerek “Beyim, canınız sıkıldıysa buyurun biraz da arabayı siz kullanın.” diyor. “Olur mu abi, rica ederim. Yolları siz daha iyi tanıyorsunuz.” diyerek karizmayı çizdirmemek için ehliyetimin olmadığını söylemiyorum.

Çok zor şartlar altında yolculuğumuz devam ederken “Güneşi Gördüm” filmindeki komutanlar arasındaki konuşma sahneleri gözümün önüne geliyor. “Devlet buralara el uzatsa, halkın yaraları sarılsa bu iş bu kadar uzamazdı”. İskender beye dönerek “Devlet yıllarca bölge insanına yanlış yaptı. Yatırım yapmadı. Binlerce köy boşaltıldı. Milyarlarca dolar milli servet heba edildi. Politika artık değişmeli. Silahla, sınır ötesi operasyonla olmuyor. Savaş çözüm olmadı ve olmayacak. Devlet bu bölgeye atayacağı sağlam bürokratlarla halkın sevgisini kazanmalı.” diyorum. İskender bey sindirilen binlerce Kürt vatandaşından sadece birisi. Benim hakim beyin arkadaşı olmamdan ve de kendisinin Adliye ile işi olmasından olsa gerek “Valla devletimiz haddinden fazla yatırım yapmıştır ve yapmaya da devam ediyor. Allah devletimize zeval vermesin.” diyor. Laf dönüp dolaşıp hakim beye geliyor. “Sayın hakim beyi sadece iki kere görmüşüm. Allah için çok temiz insan. İlçemiz tarihinde böyle bir hakim görmemiş.” diyor. Artık hedefimize yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Yol kenarındaki yüzlerce ceviz ağacını ve arı kovanlarını görünce ilçenin ismiyle müsemma olmuş meşhur yiyecek, içeceği olup olmadığını soruyorum. “Cevizi ve Balı çok meşhurdur.” diyor.

Nihayet hedefimize ulaşıyoruz. İki dağ yamacına kurulan şirin bir ilçe. İlerledikçe sağlı sollu dükkanlar. İlerdeki merkez camiisinin önünde takım elbiseli, halkla bütünleşmiş, lisan-ı haliyle onların derdine derman olmaya çalışan bir bürokrat görüyorum. Arabadan inerek kendisine sarılıyorum. İskender bey valizimi alarak hakim beyin arabasına yerleştiriyor. Kısa hasret gidermeden sonra arkadaşım bana “Bir cenaze var. Kısa bir ziyaret edelim. Ondan sonra işimize bakarız.” diyor. Ben de olur şeklinde başımla tasdik ediyorum. Bizim arabaya bir arkadaş daha biniyor. Yolumuz 3 dakikalık mesafe. Bu üç dakika içerisinde hakim beyin sorduğu bütün sorulara “Evet efendim, uygun efendim, tamam efendim, siz bilirsiniz efendim.” şeklinde her cümlesinin arkasına efendim kelimesini koymadan cümle kuramuyor. Kurduğu cümleler iki kelimeden ibaret. Yorum yapma medeni cesaretinden yoksun bırakılmış bir doğulu. Bölge insanının sindirilmesinin en somut delillerinden birisi bu olsa gerek. Cenaze evine ulaştığımızda bütün ahali ayağa kalkıyor. Ceketi olanlar önünü ilikliyor. Olmayanlar ise sağ elini sol eli alta gelecek şekilde birletşiriyor. Başınız sağolsun faslından sonra bir amca Aşir okumaya başlıyor. Formaliteler yerine getirildikten sonra ayrılmak için müsaade istiyoruz. Bütün ahali yine ayakta, ceketlerin düğmeleri iliklenmiş ve eller aynı şekilde yine bağlanmış vaziyette. İftar vakti yaklaşıyor. Hakim bey Lokanta’da yerlerimizi ayırtmış. Lokanta girişinde Ak Partili belediye başkanı Abdullah beyle kaşrılaşıyoruz. Halimizi hatırımızı soruyor. Kendisinden ayrıldıktan sonra arkadaşım başkanın çok muhterem birisi olduğundan, halkıyla bütünleştiğinden bahsediyor. Hatta belediye işçilerine “Siz işe başlayın. Ben üzerimi değiştirip geliyorum.” diyormuş. Yıllarca özlemini duyduğumuz lider profili. Ezanla birlikte orucumuzu açıyoruz. Menüde mercimek çorbası, salata ve balık var. Yemek esnasında lokanta sahibi bizim masayla özel ilgileniyor. Yüzünde “Kesinlikle hatta yapmamalıyım.” endişesi var. Hakim bey “Bizde işi var. Ondan dolayı bu şekilde davranıyor.” diyor. İftardan sonra biraz kendimize gelmek için ilçe merkezini bir baştan bir başa yürümeye başlıyoruz. 5 dakika sonra ilçe merkezi bitiyor. Yürüyüş yaptığımız mesafe 200 metre. Daha ilerisi güvenlik gerekçesiyle tehlikeli. Dükkanların önünden her geçişimizde bizi gören vatandaşların istisnasız hepsinin ayağa kalkıp söyledikleri “Hakim bey, buyrun çay ısmarlayım.” oluyor. Bu onlarca kez tekrar ediliyor. Hakim bey de her seferinde başka zaman inşallah deyip yolumuza devam ediyoruz. En sonunda bir çay ocağında çay içmeye karar veriyoruz. Yan masada lokanta sahibi arkadaşlarıyla birlikte oturuyor. Hakim beyi görünce kendisine çeki düzen veriyor. Aradan çok geçmeden manava girip bir şeyler konuşuyor. İçerden çıkarken kapı eşiğine ayağı takılıp düşecek gibi oluyor. İçimden “Bu arkadaş bizim masaya meyve gönderttirecek. İnsan kendisini neden bu kadar maskara yapar ki?“ diye düşünürken tam düşündüğüm gibi masamıza bir tepsi içerisinde üzüm ve şeftali getiriliyor.

İkinci günün akşamı evde iftar yapmaya karar veriyoruz. Hakim bey ısrarla “patates, patlıcan, biber kızartması ve makarna yapalım.” diyor. Alış-veriş yapıp hazırlıklara girşiyorum. Mütevazi bir menü. Ben makarnaya sos olarak domates, maydonoz ve salça kızartmasını tercih etsem de, hakim bey tereyağ ile kızartıp üzerine ket-chup dökmeyi tercih ediyor. Orucumuzu açtıktan sonra temiz bir çay sefası yapıyoruz. Bu arada bulaşıklar bana kalıyor. “3500 km’yi bulaşık yıkamak için mi geldim?” diyerek hakim beye takılıyorum.

Son günün sabahı Adliye’de çalışan bir görevli bizi havaalanına bırakmak için geliyor. Yolda gelirken yüzlerce koyun sürüsü ve başındaki çobanları görüyorum. Yanlışlıkla(!) bizim askerler tarafından öldürülen çobanlar gözümün önüne geliyor. Hayatları pamuk ipliğine bağlı bu insanlar ve diğerleri için birşeyler yapamamanın çaresizliği üzerimde dayanılmaz manevi bir baskı yapıyor. Uzun uzun binlerce metre yükseklikteki o çetin dağlara bakıyorum. Arazi terör için biçilmiş bir kaftan. Havaalanına ulaştığımızda artık ayrılık vakti geliyor. Hakim beye sarılıp vedalaşıyorum. Kimlik kontrolünden sonra bekleme salonuna geçiyorum. Uçağın kalkış saatini beklerken iki yıl önce bu bölgede şehit olan komşumuz Ali abinin oğlu, henüz bir aylık evliyken askere gitmek zorunda kalan İbrahim gözümün önüne geliyor. Babasını ziyaret ettiğimde ne kadar da bitkin vaziyetteydi. Bütün şehit babaları gibi onun da dudaklarından dökülen tek bir cümle “Vatan sağolsun.” olmuştu. Kendi kendime “ Yüreğini ve evlatlarını ortaya koyan bu fedakar ailelerin artık gözyaşı dinsin. Yuvalar yıkılmasın. Ak Parti mi yapacak, Kara Parti mi yapacak artık bu kirli savaş bitsin.” diyorum.

Emrullah Köker

Kırıkkale doğumlu. Almanya'da Freiburg üniversitesinde Tarih Sosyoloji mezunu. Emrullah KÖKER TEKDER İstanbul Şube, EBSDER gibi sivil toplum kuruluşlarında görev almaktadır.

ALMANYA-VAN HATTI (Almanya’dan Van’a Bir Seyahat)” için bir yorum

  • 24/10/2011 tarihinde, saat 20:01
    Permalink

    yasamdir insana deger katan,degerdir insani insan yapan,bu yolculuklarinin sürekli devam etmesi ve paylasimlarinin devamininda okunma esnasinda böyle insanin icinin titremesi dilegi ile,saygilar

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 9

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız