AHİRET ÜZERİNE BİR FİLM ‘ÖTEKİ DÜNYA’

Filmin finalini izleyince ister istemez insanın ağzından şu cümleler dökülüyor; Bu mu yani Clint abi olay bu kadar basit mi?

Kaliteli ve oskarlı bir yönetmenle beraber (Clint Eastwood) yine kaliteli ve oskarlı bir oyuncunun ( Matt Damon) başrol oynadığı Amerikan yapımı Hereafter  Türkçesi ‘Ahiret’ bizdeki gösterim adıyla “ÖTEKİ DÜNYA”  sadece kadrosuyla değil  anlattığı  ilginç hikayesiyle de merakla beklediğimiz bir filmdi.

İlk önce giriş sahnesinden bahsedelim.

Etkileyici Tsunami sahnesi ile başlayan filmi ister istemez ciddiye alıyorsunuz halbuki Clint Eastwood filmlerinde bu tarz efektli işlere aşina değilizdir.

İzlemek isteyenler için Hereafter (Ahiret) filminin etkileyici Tsunami sahnesi


Öteki Dünya tercumaniahval

Bu etkileyici Tsunami sahnesinden sonra  farklı ülkelerdeki karakterlerin kısa kısa hikayelerini izliyoruz.

Fransız bir gazeteci  olan Marie (Cécile De France)   diğer tarafta Londra’da  küçük yaşta yetimhaneye kapatılıp kapatılmamaları an meselesi olan Marcus kardeşler (Frankie /George McLaren Jason) ve bunların merkezinde  ölülerle irtibat kurabilen üstün yeteneklere sahip Amerikalı  George Lonegan (Matt Damon) ve onun bu yeteneğini paraya tahvil etmeye çalışan arkadaşı  Billy (Jay Mohr)  var.

Ölüm ve ölüm sonrasından bahsettiğini duyduğunuz filmi izlemeye başlayınca hikayenin sonu nasıl bitecek diye merakla bekliyorsunuz.

Özellikle  küçük  yaştaki Marcus kardeşlerin trajedileri hakikaten kalbi hislendiriyor. Hayatta kalan diğer sessiz sakin çocuğun acısını sizlere çok iyi hissettiriyor yönetmen. Artı  geçtiğimiz aylarda gerçekleşen Londra’daki serserilerin ayaklanmasını adeta önceden gösteren bir sekansla genç çocuk hayat veda ederken ister istemez aklınıza sitemizde yayınlamış olduğumuz   ‘LONDRA-NEYİN VAR KOÇUM VAKASI’ videosu ile yönetmen ve senaristin bu öngörülerinin nasıl doğru çıktığı takılıyor.

Senaristte zaten İngiliz; Peter Morgan. Hatırlatalım The Damned United  (2009),Boleyn Kızı  (2008), Frost/Nixon  (2008), İskoçya’nın Son Kralı  (2006) ve Kraliçe (2006) gibi önemli filmlerinde senaristi.

Filmin yapım ve gösterim tarihi 2010  iken Londra ayaklanması ise  2011’de gerçekleşmişti.

Filme geri dönecek olursak  özellikle Marcus’un çocuk yaşına rağmen  ölüm nedir sorusuna cevap ararken karşısına çıkan iki videodan birisinde bir Müslümanın ağzından duyulan  “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! “   (Nisâ / 78)   ayeti  ile bir papazın ölüm üzerine söyledikleri sos olsun kabilinden konulmuş.

Ölüm zaten bedihi bir hakikat hatta o kadar kat’î ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm de başımıza gelecek. Filmi izleyip çıktığımız sinema nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için geçici bir misafirhanedir öyle de yeryüzü  dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir han gibidir.

Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var. İşte bu dehşetli hakikatın muammasını bu filmin adına, konusuna bakınca en azından ümit verici bir şekilde bazı mesajlar vererek çözmenize yardımcı olabileceğini düşünüyorsunuz.  Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabirden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir.

Seyirci ister istemez ölüm olayını dinlerin penceresinde çözmeye zorlayan bir mantalite ve birikimle filmin karşısına geçtiği için neredeyse her iki dinin tamamen dışlanarak bu konuda bakış açısının medyumvari bir olaganüstülükle verilmeye çalışılması ilginçti.

Senarist  Peter Morgan’ın filmde kullandığı ayet bir nevi insanın ölüm karşısında çaresizliğini vurgulayan ve zaten inkar edilmesi mümkün olmayan bir realiteye parmak basıyor halbuki insanın asıl merak ettiği ölüm sonrası neler olduğu ama eski Amerikan sinemasını düşününce neticede bu da bir kadirşinaslık diyorsunuz.

Peki  Clint Eastwood  bu dehşet-engiz olay için ne diyor? Kısaca filmin finali itibariyle  ‘kurtuluş içimizde arkadaşlar’ diyor ‘kurtuluş sevgide, aşktadır’. Bu da kısaca Hristiyanlığın felsefesidir. Dünyada duymayan kalmamıştır herhalde Hristiyanlık sevgi dinidir diye.

Filmi izleyince özellikle o küçük çocuğun kardeşini kaybettikten sonra ki acısını ve birde bebeğini kaybeden zenci kadının ölülerle irtibat kurabilen  George (Damon)’a  yalvarmaların görünce insan ister istemez şunu soruyor kendine; Bu dünyada ölümün acısını ne hafifletebilir?

Gördüğüm kadarıyla senarist  P. Morgan  her yaştan insanın ölüm hadisesine eğilmiş. Çocuktan orta yaş üstü insanlara kadar. Bu da bana  Bediüzzamanın  Şualar adlı kitabında 9. Şualarda yer alan tasnifini  hatırlattı nedense.

Biraz uzun olacak ama filmdeki karakterlerin başlarına gelenlerin ölüm üzerine Bediüzzamanın verdiği örneklere çok uygun olduğunu düşündüm.

Şimdi sırasıyla bakalım bunlara.

Filmde Marcus’un kardeşinin ölümü karşısındaki çırpınmalarına bakınca 9.Şuadaki şu paragrafı hatırladım;

“Birincisi: nev-i beşerin bir cihette hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaif ve nazik vücudlarında bir kuvve-i maneviye bulabilirler. Ve her şeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mizac-ı ruhlarında, o Cennet ile bir ümit bulup, mesrurane yaşayabilirler…..

Yine filmde  Londra da serserilerin saldırısına uğradıktan sonra kaçmak isterken bir kazayla ölen çocuğun dramı ister istemez şu paragrafa da uygun düşüyordu;

Üçüncü Delil: İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin en kuvvetli medarı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefs ve hevâlarını tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden, yalnız Cehennem fikridir. Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa, ‘Hüküm güçlü olanındır,galip gelenindir’  kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesatları peşinde biçare zaiflere, acizlere dünyayı Cehenneme çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti, gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi…

Yine filmde fedakarane bir şekilde hasta eşine yıllarca bir hemşireye baktıran ve baktırdığı o hemşireye  aşık olduğu halde bunu ne eşine ne de o hemşireye belli etmeden eşinin vefatını sadakatle bekleyen adamı görünce de şu açıklama geldi aklıma;

Dördüncü Delil: Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevi saadet için bir Cennet, bir melce, bir tahassüngâh ise, aile hayatıdır…. Mesela, der: “Bu haremim, ebedi bir âlemde, ebedi bir hayatta daimi bir refika-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de, zararı yok. Çünkü, ebedi bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle daimi arkadaşlığın hatırı için, her bir fedakârlığı ve merhameti yaparım” diyerek, o ihtiyare karısına, güzel bir huri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa, kısacık, bir iki saat surî bir refakatten sonra ebedi bir firak ve müfarakata uğrayan arkadaşlık, elbette gayet surî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye manasında ve bir mecazî merhamet ve sun’î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi, başka menfaatler ve sair galip hisler, o hürmet ve merhameti mağlup edip, o dünya Cennetini Cehenneme çevirir.

Filmde sanki bu düzlemde bir değerlendirme yapmak ister gibi arz-ı endam etmiş karşımıza. Senaristin bu farklı bakış açısını takdir ettim doğrusu ve bunu keşfedip filme alan Clint Eastwood’u da. Zaten  her zaman bir şekilde sizi damardan yakalamayı bilir  usta yönetmen.

Sonuç olarak film boyunca olaylar akıp giderken ölüm ve sonrası  C. Eastwood’un kamerasından  ruhların boşlukta gezindiği ve sonsuza kadar bu şekilde de devr-i daim edecek bir dünya olarak gösteriliyor.

Parlak beyaz bir ışık ve boşlukta gezinen insanlar.

Böyle görüyor çünkü bu filmde suçlular yok zalim ya da mazlumlar yok sıradan insanların sıradan hayatları var. Peki bir Hitlerin ya da Saddamın ölüm sonrasını da böyle değerlendirebilir miydi sayın yönetmen ? Zannetmem. Çünkü insandaki vicdan duygusu ahirette bir büyük mahkeme ister.

Beklediklerinizi  ucundan kıyısından bulsanız da  finali itibariyle özellikle ölüm gibi ciddi bir konuda sevgi ve aşka yönelip yine  meseleyi dünyevi şartlarla halletmeye çalışması  bana gayr-i ciddi ve basit bir yol olarak geldi.

Filmin senaristine ölümün var olmasının sebeb-i hikmeti üzerine neden hiç düşünmediklerini sormak isterdim. Çünkü film boyunca gördüğümüz o acı çeken insanların kalbi ve ruhi yaralarına bir tiryak ve  bir deva olmak üzere aforizmalar, ayetler, karakterlerden atraksiyonlar beklerken sadece ‘üzülmeyin ölürsünüz ve bir boşlukta gezinirsiniz, medyumlar vasıtasıyla da görüşürsünüz’ mesajı bana pek evrensel ve doğru bir mesaj olarak gelmedi.

Fakat filmin sevindirici bir yönüde ahir ömründe ölüme merdiven dayamış bir yönetmenin (Eastwood 1930 doğumludur)  bu konularda kafa yorması.

Mütemadiyen inkar üzerine kurulu, hayatın gerçekleri üzerine değilde nefsani ve şehevi fanteziler üzerine çalışan, insanlığın damarlarına verdiği zevk ve sarhoşluk gafletiyle kendini pazarlayan Holywood sinemasından bu yaşlı kurdun sayesinde sahici ve dürüst bir çıkış izledik.

Aslında C.Eastwood’un İslamiyete biraz daha yaklaşmış olmasını ümit ederdim. Onun kimi filmlerinde bu konuda ümit verici yaklaşımlarından bahsetmiştik.  ( Client Eastwood’un 2004 yapımı oskarlı filmi Milyon Dolarlık Bebek’de ki o diyalogu hatırlayalım. C.Eastwood kiliseden çıkınca papaza ‘Üç ilah yok mu? İsa tanrının oğlu değilmiydi?’ diye sorunca papaz  ‘Seni pis pagan, Allah tektir’ diyerek azarlar.) Fakat onun bu filmini izleyince lübbe değil kışra talip olduğunu ve bu dünya hayatında çektiği acılarla beraber ölüm sonrası hakkında sadece kendi felsefi dünyasıyla hatta buna ‘kendi boş ve kuru temennisiyle’ desek daha doğru olur  kör karanlıkta akıl feneriyle kendi yolunu bulmaya çalıştığını gördüm.

Akıl fenerinden büyülü fenere yani sinemaya yansıyan ‘ Öteki Dünya’ (Hereafter)   insanlığın üzerinde en çok durup düşünmesi gerektiği halde modern dünyanın koşuşturmacalarından dolayı nisyana mahkum ettiği ölüm gerçeğini gündemimize  getirdiği için takdiri hakediyor.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

AHİRET ÜZERİNE BİR FİLM ‘ÖTEKİ DÜNYA’” için 3 yorum

  • 04/09/2011 tarihinde, saat 23:10
    Permalink

    hristiyan bir anlayıştan ahiret üzerine bir derinlik beklenebilir mi? adamlar meseleye “öteki dünya” diye bakıyor ve bu dünyadan paralelliklerle çözümlemeye çalışıyorlar. zira ellerinde kuran derinliği yok.

    Yanıtla
  • 08/09/2011 tarihinde, saat 23:44
    Permalink

    elimizde o kadar sinematik hakikatler varken müslümanların neden ahirete dair bir film yapmadıkları soruma hiçbir mantıklı cevap bulamıyorum. yapın şunu arkadaş. yalvarıyorum. bütün yetkililere sesleniyorum. milyondolar yatırım yapın milyardolarlık gelirlere konun. sadece haber değeri marka değerinden sponsorları ihya eder.

    Yanıtla
  • 09/09/2011 tarihinde, saat 17:25
    Permalink

    “Ahiret Üzerine Bir Film” adlı yazısıyla “Öteki Dünya” adı ile vizyona gierecek olan film öle güzel anlatılmışki, benim gibi askiyon,bilim kurgu tarzında filmlerdden başka film pek de izlemeyen birinde bile filme karşı bir iştah uyandırldı. Ayrıca film ile kurulan bağlantılar muhtşem idi. Herkese okumasını tavsiye ederim. Sonra filmi zaten izlemek isteyeceksiniz…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 1

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız