AF

-Baban nerede?

Bu soru, can sıkan bu soru, hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir illetti galiba. Ölene kadar bunun sıkıntısı ile mi yaşayacaktı. Biraz korku ve telaşla bir yalan uydurmaya başladı.

-Babam doğuda vazifelidir. İzine gelince,eve, gece geliyor. Ondan göremezsiniz. Yoksa eve ara-sıra geliyor.

Alt kattaki komşularının çocuğuna baktı. Çocuk başını bir öne eğip, bir kaldırıyor sonra da karşı ki duvara bakıyordu. ‘Babamın kaçak olduğunu bal gibi biliyor ya her şeyi arkadaşlarıma şuracıkta söylerse’ diye ürperdi. Ama kendisine ve ailesine insanların babalarının yokluğundan dolayı duydukları acıma hissini bu çocuğa da annesi, öğütlerle, vah vahlarla, yazıklarla öğretmiş olmalıydı ki sesi çıkmıyordu. Sokak ona dar geliyordu. Kaçmalıydı buralardan kurtulmalıydı ama nasıl? En sevdiği alışkanlıklar ve arkadaşları buradayken zordu. Herkes evlerine dağıldı.

Akşama doğru karşılıklı apartman ve en az iki katlı evlerin olduğu bu sokak, ,işlerinden dönen insanların tek tük geçişiyle bir yabancıyı ağırlayıp, o alışılagelmiş yüzünü birazcık silkeliyor, akşam vakti başlarken sokağa yavaş yavaş sızan karanlık artık ben geldim dedikten sonra çevredeki ahali evlerinde yemek hazırlama telaşesiyle her şeyin biraz çabukça geçtiği hareketli bir anı yaşıyordu. Akşam ezanından sonra insanlar O’na göre huzur dolu yuvalarına çekilip bin bir türlü mutluluklarını yaşıyorlardı. Sokağı sıradan sokaklardan ayıran en önemli özelliği kenarında uzanan su kanalıydı. Kasabanın dışındaki tepelerden gelebilecek bir sel felaketini önlemek için belediye tarafından yapılmıştı. Evlerin ve insanların olmadığı boş sakin arazilerde üzerini aralıklı beton kapaklarla, diğer yerlerde özellikle apartman önlerinde üstünü tamamen betonlayarak kapatmışlardı. Hafifçe kıvrılarak yukarıdan gelip ilk önce yolun kıyısından daha sonra karşı ki apartmanların önünden geçen bu kanal, kendileri için üzerinde koşmaca, kaptı kaçtı oynadıkları bir yarış pistiydi. Apartmanları ve evleri, sanki her an tuz buz olmaya hazır briketten yapılma duvarlar birbirinden ayırıyordu.Kimi kısa kimisi ise yüksekçe örülmüştü ama ne kadar yüksek olursa olsun bu duvarlar boyunu aşmıyordu. Fakat ister kanalda isterse bu duvarların üzerinde zevkle oyunlar oynarken babasıyla ilgili her soru, aklına aniden gelen her düşünce, ağzının tadını bozuyordu.

Daha başka yerlerde vardı oynadıkları. Tren yolu ve istasyon, evlerine yakın sayılırdı hatta sayılırdan da öte yakındı. Arkadaşlarıyla beraber kimi zaman idrar, kimi zaman yağ, tahta karışımı bir koku veren rayların üstünde, istasyon çevresinde sigara paketleri ve bu paketlerin içlerinden çıkan parlak jelâtinleri sağa sola atılmış sigara izmaritlerini toplaya toplaya dolaşırlardı. Bazen para buldukları da olurdu. Devamlı işleyen banliyö trenleri ki o trenler eskiden babasını getirirdi, hep içine bir hasret duygusu salan ‘kış gelmeden bahar gelmez’ diyerek içindeki ümit ağacını yeşillendiren o ayrılığın yaktığı bağrını serinletecek selleri suları getiren bir sesti banliyö treninin sesi. Babasını son gördüğü anı hatırlıyordu. Annesiyle çok sert bir tartışmadan sonra birkaç parça elbisesini alıp alelacele evden çıkıp gitmişti. Annesi de peşinden evde ne kadar afiş, bayrak, flama varsa çöpe attırmıştı. Günler geçtikçe anlamıştı ki babası bir suçluydu. Suçunu bilmiyordu bile babasının, annede hiçbir şey söylemiyordu onlara ama şunu çok iyi biliyordu babası kesinlikle masumdu. Önceden beraber gittikleri derneğin kapatıldığını gördü. Babasını oradan soracaktı. Kimse yoktu, tabelası indirilmiş duvarlarındaki afişler yırtılmış ve kapısına paslı bir kilid vurulmuştu üzerinde kırmızı mumdan bir mühürle. Bir çocuk kalbinin bu dünyada kabullenemeyeceği iki yokluk vardı, biri anne diğeri baba. Yine de babasının yaşadığını biliyordu, anneleri ‘aman susun, size birisi gelip babanız nerede derse sakın söylemeyin’ diye sıkı sıkı tembihlemişti.

Bir gün arkadaşlarıyla bu sefer izmarit değil sigara paketlerindeki o parlak jelatin kağıtlardan toplamak için tren yolunun kenarında dolaşırlarken yaşlıca bir adam görmüşlerdi. Tren yolunun kenarında demiryoluna döşemek için yığılmış, demiryolu tahtalarının arasında, elinde markasız kahverengi bir şarap şişesinden ara sıra çektikten sonra kendi kendine dert yanan, iyi giyimli ama sarhoş bir adam. Virane bir yerde bir divaneyle karşılaşmışlardı sanki. Sakalsız, bıyıksız uzun boylu adam bir berduş gibi yığılıvermişti oracığa. Acımıştı ona, diğer arkadaşları korkmuş kaçmışlar o ise onu orada cesurca durup dinlemişti. ‘Beni sevmiyormuş, komutanı seviyormuş’ diyordu, ona anlamsız gelen bir aşk macerasından bahsediyordu, gördüğü ve anladığı kadarıyla, aradığını bulamayan, aradığına kavuşamayan bir insanla karşı karşıyaydı. Sarhoş adam anlattıkça ona daha da acıyordu. ‘ama üzülmüyorum, bana acıma sen daha küçüksün’ demişti, ‘Niye peki?’ diyen bakışlarını görünce sarhoş dudaklarından inciler dökülerek konuşmaya başlamıştı, ‘değmez de ondan, değmez. Benim aşkımın zerresi şu memlekete düşse memleket yanardı. Ne bileydim kahpenin gülücüklerinin sahte olduğunu. Dünya baştan başa karla kaplı olsa da güneşin bir tebessümü eritir ya o da beni öyle eritti. Ah ne bileydim tuzağa saçılan tanelerin cömertlik olmadığını. Kuşu nasıl kafeslerler? Hevesinden, yem arzusundan. Ama ah aptal kafam ah hani sen özgürdün, sen özgür değil misin? Aşkın esiri olmuşsam ben neyleyim. Madem özgürüm aşka nasıl mahkûm olurum madem iradem elimde arzularım bana nasıl zincir vurdu? Ama duur arzuları sabır gerçekleştirir, acele değil. Hem hilesiz ve tuzaksız hiçbir köşe yok çocuk, hüzünsüz ve ahsız hiçbir ev yok, terk edilmemiş hiçbir yurt hiçbir virane kalp yoktur. Evet, ağlıyorum şimdi bulut ağlamazsa çiçekler nasıl güler? Güneş yanmazsa bulutlar ağlamazsa çocuklar nasıl büyür? Kış olursan baharın gelişini görürsün gece olursan gündüzün doğuşunu. Varsın sevmesin ben onu seviyorum. Bunun mutluluğu bile yeter bana’. ‘Benim de babamı tutukladılar’ demek geldi içinden ‘yani kaçak şu ana kadar ama o da tutuklanmamak için kaçtı, bende sizin gibi yaralıyım’ demek. Vazgeçti. Adam ondan daha acılı ve daha kötü bir durumdaydı.

‘Halit! Oğlum aç televizyonu’ dedi anne oturduğu sedirden. Elindeki danteli, kollarını aynı mihaniki hareketlerle sallayarak örüyordu.

-Yok anne, yok
dedi,
– Af filan yok. Her gün seyredip durma haberleri. Yok işte.

Sonra gidip televizyonu açtı Halit. Ümitsizliğin verdiği kızgınlıkla söylemişti bunları. Babalarını görmeye birkaç defa gitmişlerdi. Saklandığı evde görüşmüşlerdi. Kendilerine biner lira para vermişti. Ne mutlu anlardı o vakitler. Ama eve banliyö trenine binip döndüklerinde üzüntü ile sevinci beraber yaşarlardı. Arkadaşlarıyla buluşacaktı. Evde karabasan gibi dolaşan, babalarının mahkemece suçlu bulunduktan sonra kaçışıyla gelen polis arabaları ve çevredeki dedikodulardan belki de oynadığı oyunlardaki aldığı zevkle, sevinçle kurtuluyordu. Bundan dolayı mı arkadaşlarını mahallesini seviyordu? Babasını şehirde, sağda-solda, tanıdıkları insanların evlerinde gizlice buluşup gördükten sonra bu geriye dönüş onda sevinçle hüznü bir arada yaşatıyordu. Televizyonda bir af haberi çıkar diye ümitle çarpan yüreklerde gün geçtikçe soğuyordu. Af onlar için tek kurtuluş yoluydu.
Babasının suçsuz yere cezalandırıldığını anlatıyordu anne. En ufak bir af söylentisi aileyi harekete geçiriyor, öyle bir haberin gelmesini tetikte bekliyorlardı.
Günlerden bir gün, evde yatağın bir köşesinde büzülmüş düşünüyordu. Annesi de apartmandaki komşularıyla beraber merdivenleri yıkarken birden gülüşmeler ve annesinin ‘Ya! Sahi mi, gerçekten mi?’ gibi sevinç dolu şaşkınlık sözlerini işitiyordu. Yoksa kendisi mi öyle anlamıştı aslında başka şeyler için söylenmiş ama bir af müjdesini daha çok çağrıştıran ve akla getiren bu sözleri. Annesi böyle sevinmezdi aftan başka bir şeye. Çünkü hep hüzünlüydü ve karalar bağlamıştı o da. Yerinden fırlayıp ‘Af mı çıkmış anne!’ diye bağırmak geldi içinden merdiven boşluğuna doğru koşup. Ama ya af çıkmamışta kendisi bu sevinçli ortamda diğer komşu kadın ve kızlarına rezil olursa? ‘Ne affı ayol’ gibisinden hafif gülümsemelere yol açarsa. Hele ki bundan daha acısı, insanların kendilerine yardıma muhtaç, acınacak insanlar nazarıyla bakmalarının yanında birde , ‘zavallı çocuk, zavallı Halit’ gibi tamamen kendine yöneltilmiş katmerli bakışlara düçar olursa. En iyisi beklemekti. Nasıl olsa haber iyiyse gelecek onu kıvrılıp büküldüğü ve acı çektiği bu yatakta diriltecekti. Köşede kıvrılmış hiç hareket etmeksizin annesini beklemeye başladı. Nasıl olsa kovaya su doldurmak için olsun veya başka bir şey için gelecekti. Ama annesi bu müjdeyi şimdi hemen gelip vermesi gerekmez miydi? Kalkıp annesinin yanına inseydi bu tatlı rüya bozulmazmıydı? Af çıktı herhalde diye düşündüğü o tatlı an, vücudunun her zerresi sanki dünyanın en tatlı, en güzel maddesine bandırılmışta hafiflemiş, bunca ızdıraptan sonra sevincin, neşenin en derin heyecanı ve hiçbir insan tarafından tadılmamış ve tadılamayacak olan zevkin ve mutluluğun zirvesindeki o ulaşılamaz ve tarif edilemez bir tatlı duyguyla tanışmanın ilk belirtileri kalbinde yer etmeye başlamıştı. Ne kadar mutluydu. Bu güzel bir rüyaydı sanki. Yerinden kalkamadı. Annesi gelmiş aralık olan kapıdan sanki hızla geçmişti. Yok. Yoktu işte af filan. Belki bu tatlı rüya, arzulanan aşırı bir şekilde şevkle istenen, af haberiyle gelecek bu tatlı an. Ama af değil, afla af sözüyle ilgili bile hiçbir şey yoktu. Annesi elinde mavi bir kovayla tekrar geçti. Şimdi içini bir kor, yumruk büyüklüğünde bir ateş yalıyordu. Kendisini ne kadar acı, ızdırap varsa emiyordu. İşte bu olaydan sonra affın çıkmayacağına iman etmişti ve zaman öylece akıp geçti.
Günler geçti. Hasret çoğaldı, önü alınamaz oldu, ayrılık gibi buluşmakta mukadderdi. En son sevdiği kızında adı Mukadder’di. Tevafuk derler hani mahalle bakkalının ihtiyar çırağı, eskiler ‘tevafuk’derler dedikten sonra sormuştu; ‘Nerden okudun?’. Çırak ‘Okumadım duydum’ diyecekti ama vazgeçti doğrusu okumuştu da. ‘Hayat dergisi vardı eskiden sen bilmezsin bir de onların çıkarttığı Doğan Kardeş. Neyse lafı dallandırıp budaklandırmim, Hayat mecmuualarında’ dedi mecmua lafını macun gibi çekerek ve hafiften de gülümseyerek. ‘Ablanı seviyor bu bakkalın çırağı’ demişlerdi ama o yine de gülümsedi. Nadir de olsa gülümsedi. Hayat acıda olsa şimdilik gülümsemeliydi. Hep zehir şerbet içecek değildi ya. Nihayetinde kötü günler bitti, kavuşma vakti geldi.
İşte o an, kavuşma vakti gelmişti, rüya gibi bir şeydi bu. ‘Demek öyle ha’ dedi kendi kendine. Aklının ucundan bile geçmezdi evi yükleyip babasının yanına gidecekleri. Çünkü bu yarayı kangren zannediyordu o. Bu sevdiği mahalleyi, arkadaşlarını bırakacaktı. Bir daha burada yaşadığı mutlu keyifli anlarını ve o anların insana verdiği mutluluğu bir daha hiç yaşamayacağını, yaşasa da böylesine mutlu olamayacağını düşünmenin verdiği bir sıkıntıyla içi yorulmuş, kalbi ezilmişti sanki. ‘Neresi?’ dedi. Bir şehir söylediler kendine. Fabrikaları olan, sokakları şehrin hızlı büyümesinden çarpıklaştığı, insanlarının yolun ortasından yürümeleriyle meşhur olduğu bir şehir. Çökelek, yeşillik ucuzmuş oranın pazarlarında. Sevinmelimiydi yoksa üzülmelimiydi? Yaşı 12’ydi ama bunca yıl sonra yeni bir yer diye söylendi kendi kendine.
Kamyonla Kızılırmağın üstünden geçerken bir ürperti doldu içine. Kendi gönlünü yapmak için arkadaşlarıyla gittiği zîr çayından daha temiz, daha büyük bir ırmağın olduğunu söylüyorlardı.
Göç bitmişti. Bir büyük şehir banliyösünden köy+kır+şehir+kent+toprak medeniyet karışımı ucube bir yer.

‘Abla’ dedi ‘ben alışamadım buralara. Sanki geri dönecekmişiz gibi buradan. Cebimde çiftlik dondurması alacağım diye para biriktiriyorum. Sanki döneceğizde.’

Buraya gelmeden önce ilk sorduğu soruyu hatırlayınca gülümsedi;

-Sinema var mı orada?

Bayramlarda abisiyle o yaptıkları tek eğlence şehirde bir sinemada güzel bir film seyrettikten sonra lokantada karın doyurmaktı. İlk önce trene binilir babanın yanına gidilirdi. Bayram harçlıkları alınır sonra tüm bunlar zevkle yapılırdı. Ve günler geçti…

Kapıyı açtı. Taze güneş, sarı lekelerini sanki domateslerin yapraklarında bırakmıştı. Bir ev ötede kurutmak için yere serilmiş mayıs kokusu geliyordu. Kurumuşuna tezek diyorlardı burada. İşte böyle bir yerdi burası, kent+kır karışımı, toprak+şehir. L şeklinde genişçe bir bahçesi vardı yeni evlerinin. Bahçeye şöyle bir baktığında maydanozların arasında bir kuş gördü. Kuş hastamıydı yoksa sakatmıydı? Kuşa doğru yürüdü. Kuş kendini fark edince çırpınmaya başladı. İncitmeden yakaladı. Eliyle başını okşadı.

-Zavallı serçe, sende mi başkalarının bahçesine düştün?

Gözleri buğulandı. Şimdi tüm benliğiyle, insanın vücuduna misafir olduğunda yavaş yavaş başını ağrıtan, bomboş, anlamsız ama can sıkıcılığıyla da insanı derin düşüncelere sevkeden, irkiten bir rüyanın, hazmı güç hülyaların mide bulantan(Bulandıran+Bunaltan), baş döndüren heyulası vardı. Her şeyi hatırlatan ve her şey hatırlatmakla insanı hüzne boğan bir duygu kendisini çepeçevre kuşatmıştı. Merhamet denen şey ne kadar önemliydi.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

AF” için 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 1

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız