4+4+4 YILLIK ÖGRETİM TEKLİFİNİN İÇİ NEDEN BOŞALTILDI ?

“İlköğretim birinci kademe sonrasında hangi programların açık öğretimle ilişkilendirileceği ve zorunlu eğitim kapsamına alınacağı Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir” ifadesi teklif metninden çıkarılması demek AKP’nin acziyetinin ve verdiği teklifin içini boşaltılması demektir aynı zamanda  her  alanda olduğu  gibi  eğitimde de hala  CHP nin  altı okunun perçinleşerek  eğitimde devam etmesi anlamını taşır, bunun manası  28 şubat öncesine bile  dönülemiyor   demektir.  28 şubatın askeri vesayetin  yalnızca  imajının yıpratıldığı hala 1000 yılın eğitimde  belirleyici mührünün silinemediği anlamına gelir. 28 şubat tokadı Akp’yi sersemletmiş hala kendilerine gelememiş demektir.  Uzaktan açık öğretim seçeneğinin örgün eğitime devamı azaltacağı gibi bir görüş var. Buna katılmıyorum. Okula devam etmek istemeyen öğrenciye devlet şu an bir yaptırım uygulayabiliyor mu? Yasal metinlerde yaptırıma kapı aralanmış, ama uygulamada bu ne kadar amacına ulaşıyor? Devamsızlık gösteren öğrenci ilköğretim yaşının dışına çıktığında ihtiyaç hissederse açık ilköğretimden tamamlama yoluna gidiyor.

14 yaşını doldurana kadar arada geçen devamsızlık süresi kayıp yıl oluyor. Veliler çocuklarını devlet zorladığı için değil, daha iyi bir gelecek için okula göndermeli. Okuldaki eğitimi yetersiz bulan ve daha kaliteli eğitim verebileceğini düşünen varsa, buna da fırsat tanınmış olmalı. Avrupa’da ‘home-school’ uygulaması var. Amerika’da yüzde birlik bir kesim zorunlu kısım hariç çocuğunun eğitimini dışarıdan tamamlıyor. Devlet dayatmalar yapmamalı fırsatlar oluşturmalı. Demokratik devletin görevi bu…

Nasıl olsa ölçme değerlendirmeyi yine Millî Eğitim yapacak. Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı merkezî sınavlarda öğrenci geçer not alıyor ise, buna sen yüz yüze eğitim almalıydın denmesinin bir anlamı var mı? Açık İlköğretim, Açık Lise, Açık Öğretim Fakültesi üçünü de tamamlayan bir kişinin aldığı diplomalarla, örgün eğitimden alınan diplomalar arasında akreditasyon olarak ne fark var?

Dördüncü sınıftan sonra “açık öğretim” olarak da devam etmesi kararından vaz geçilmesi demektir ki bunu anlamı da şu demektir, Buna göre; 5.sınıftan itibaren örgün eğitim dayatması  devam edecektir demektir, Açık ve sertifikasyona göre eğitim gerçekleştirilmeyecek demektir. Bu durumda hem açık öğretime, hem de Kur’an Kurslarına aynı anda devam etme imkânı ile başlarını örtmek isteyenlere yeni alternatiflerin rafa konması demektir, hürriyetçi demokratik öğretim seçeneklerinin  kaldırılması zulmün devam etmesi, orduya selam 1000 yıl  başörtüsü yasağına devam, yaşasın 28 şubat tel örgülü, 6 ok programlı  örgün kapalı koğuş sistemine devam edilmesi demektir.

Oku, oku  çocuklar oyunu arkadaşlığını  unuttu, test manyağı olup çıktılar. Toplumun %80’i örgün eğitime devam edecektir ama bir kısmına da açıktan öğretim hakkı verilmelidir.

Özellikle bu konuda 200 bin kişiyi temsil eden Eğitim-Bir-Sen’in bilimsel ve objektif tekliflerinin TBMM’de nazar-ı itibare alınacağını ümit ediyoruz aksi halde bu işin sorumluluğu ve acı sonuçları sadece bu dünyada bitmez ahirete kadar uzanır. Adımın Mustafa olmasından ne kadar eminsem bundan da o kadar eminim.

Mustafa Bahadır FİDAN

4+4+4 YILLIK ÖGRETİM TEKLİFİNİN İÇİ NEDEN BOŞALTILDI ?” için 4 yorum

  • 06/03/2012 tarihinde, saat 17:32
    Permalink

    Sayın Ömer DİNÇER

    4+4+4 YILLIK ÖGRETİM TEKLİFİNİN İÇİ NEDEN BOŞALTILDI ?
    4+4+4 yıllık ögretimin ZORUNLU ,SORUNLU, APOLETLİ ,TEL ÖRGÜLÜ, DAYATMACI, MECBURİ ,İŞKENCECİ, FİLTRE ÇALIŞIYOR YALNIZCA ;
    TEK TİP 6 OK STANDARDINDA artık ÜRETİM YAPMAMASI için HAYKIRIYORUM ,
    sayın: BAŞBAKANIM ; SİZDE LÜTFEN SÜLEYMAN DEMİREL GİBİ 40 YILLIK GEÇMİŞİNİZİN ÜZERİNE BİR TAS AYRAN İÇMEYİN
    Ne güzel 20 yaşına kadar ehilleştirdiğimiz ;1923 ve 1950 modeli köy enstitüsü muadili , gözünü açamamış ,eline altı okun programından başka EL DEGMEMİŞ,BAKİRE,CHP egitim ögretim programlı cumhuriyetin ,mecburi zorunlu, sorunlu cendereli ögretimine AKP ELİYLE İTİLMİŞ ülkemin okumuş zavallı aydınları e hayırlı olsun…Ormanda kesilen agaç demiş ya baltaya ,sapında benden ya.. ona yanarım… Eh ! bazen söz gerçekden bitiyor…..

    Yanıtla
  • 08/03/2012 tarihinde, saat 22:24
    Permalink

    ‎4+4+4e aşırı itiraz edip durmak yersiz. birileri eğitimi felç etti. bu şekilde biraz düzelmiş olacak. sonuçta 4. sınıftan sonra imam hatibe gidebilir.

    Yanıtla
  • 19/03/2012 tarihinde, saat 23:58
    Permalink

    • Sayın Ömer DİNÇER
    Milli Eğitim Bakanı
    4+4+4 YILLIK ÖGRETİM TEKLİFİNİN İÇİ NEDEN BOŞALTILDI ?
    4+4+4 yıllık ögretimin ZORUNLU ,SORUNLU, APOLETLİ ,TEL ÖRGÜLÜ, DAYATMACI, MECBURİ ,İŞKENCECİ, FİLTRE ÇALIŞIYOR YALNIZCA ;
    TEK TİP 6 OK STANDARDINDA artık ÜRETİM YAPMAMASI için HAYKIRIYORUM , sayın: BAKANIM ; malumuz üzere mevcut kesintisiz 8 yıllık kesintisiz egitim 28 şubat zorbalarının ; Tek tipleştirici mantalitelerinin ürünü olan bir kışla düzeninedir bu düzene ivedilikle son vermek gerek bu mevzuda sagduyu hakim ançak ;
    “İlkökğretim birinci kademe sonrasında hangi programların açık öğretimle ilişkilendirileceği ve zorunlu eğitim kapsamına alınacağı Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir” ifadesi teklif metninden çıkarılması demek akp nin acziyetinin ve verdiği teklifin içini boşaltılması demektir aynı zamanda her alanda oldugu gibi eğitimdede hala CHP nin altı okunun percinleşerek egitimde devam etmesi anlamını taşır, bunun manası 28 şubat öncesine bile dönülemiyor .
    Bu mevzu ile ilğili ;İmam Hatip Liseleri Mezunlar Mensuplar Derneği (ÖNDER) Genel Başkanı Hüseyin Korkut, “4+4+4” şeklindeki 12 yıllık zorunlu eğitim modeli için şöyle diyor;
    ’4+4+4′te 28 Şubat zihniyeti var. Yasanın ilk hali taleplerinize çok daha uygundu .
    Yasanın ilk şeklinde ilk 4 yıllık eğitimin ardından açık öğretim imkânı da sağlanıyordu ama bu daha sonra o cephenin de etkisiyle kaldırıldı.
    açık öğretim olanağı ikinci 4 yıldan sonraya atıldı. Bu tabii özellikle hafızlık eğitimi için hayli sıkıntılı bir durum
    İmam Hatiplerin ve Meslek Liselerinin orta kısımları geri geliyor. O açıdan bir düzeltme söz konusu,ama tasarının son hali 28 Şubatçı kesimlerin hala etkin olduğunu gösteriyor.
    “Karma Eğitim” konusunda da şikâyetler devam ediyor?
    Karma eğitim konusundaki sıkıntıları giderecek bir düzenleme de yok. Sıkıntıları belirli noktaya kadar gideren kız ve erkek liseleri mevcuttu ama 28 Şubat zihniyeti ile onlar da rafa kaldırıldı tabii… Eğer ilk haliyle yasalaşabilseydi ilk 4 yıldan sonra açık öğretim olanağı olacaktı diyor Hüseyin Korkut.
    Bu durumda hem açık öğretime, hem de Kur’an Kurslarına aynı anda devam etme imkânı ile başlarını örtmek isteyenlere yeni alternatiflerin rafa konması ve karma egitimin şidettinin arması demektir, sanata ,ziraate , ticarete, sanayiye ,hizmet sektörüne kalfa ,çırak şeklinde ,meslege gitmenin önü kesilmeye devam edecekdir.Egitimde çokdan seçmeli ,hürriyetci demokratik ögretim seceneklerinin kaldırılması, zulmün devam etmesi demektir.
    MGK ya MEB Bakanı niçin cagrılmıştı? Sorusu daha da zihinlerde perçinleşmekde ve Orduya selam zorunlu ögretimi artırarak devam, yaşasın 28 şubat tel örgülü , 6 ok programlı örgün -gardiyan- kontrolünde- örgün- kapalı koğuş -sistemi –CHP düşünce-statikosunun 8 yıl kesintisiz degil de 1997 öncesi gibi 5 yıl mecburi ilkokulu arar olduk oda yetmiyormuş gibi 8 yılda yetmedi alsana ana ,alsana vatandaş üstüne üstük birde 12yıl mecburi zarugri; hani DEV in DEVLET oldugu ;oy verenlere inat seveseve olmasa ….da zoraki.. Misali nasrettin hocanın timurdan dişi file birde ERKEK fil istemsi gibi 8 yıldan kacarken,12 yıl hani var ya deli dumrulun köprüsü ğibi geçersen beş akçe geçmezsen döverim zorla geçirim köprüden 15 akçe alırım…
    AK , AK , AK parinin adaleti AK, 8 yıl kesintisizi istemiyorsan vatandaş alsana batlıcan gibi 12 yıl yamurdan kacarken toluya tutulmak misali arkasından da hiç sınıfda kalmasan 6 yaşında okula başlıyor ya ;6+12=18 dogru asker e bakalım yetmedi bir 2 yılda yaklaşık askerde egitim , ettimi sana vatandaş 18+2=20 yıl egitim . Kenan evren dahi 5 yıl mecburi ilkokula başka zorunluluklar ile zam yapmamıştı , cuntacı olduğu halde dayatma yapmamıştı ,ya şimdi öylemi?…
    Ne güzel 20 yaşına kadar ehilleştirdiğimiz ;1923 ve 1950 modeli köy enstitüsü muadili , gözünü açamamış ,eline altı okun programından başka EL DEGMEMİŞ,BAKİRE,CHP egitim ögretim programlı cumhuriyetin ,mecburi zorunlu, sorunlu cendereli ögretimine AKP ELİYLE İTİLMİŞ ülkemin okumuş zavallı aydınları e hayırlı olsun…Ormanda kesilen agaç demiş ya baltaya ,sapında benden ya.. ona yanarım… Eh ! bazen söz gerçekden bitiyor…..
    Sayın Bakanım uygun oldugunuz bir zaman”4+4+4” şeklindeki ; 12 yıllık zorunlu eğitim modeline katkıda bulunmak amacıyla randevu talebimi ,takdir ve tensiplerinize arz ederim.
    Mustafa Bahadır FİDAN CEP: 05052404948
    —————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————–

    ’5+3+3′ olarak ögretimde uygulanmasının faydalı olacagını düşünüyorum
    ————————————————-

    AMAÇ:

    Ögretimin her aşamsındaki okullardan , mezun olmak isteyenlere uzakdan ögretim – Açık ögretim fırsatıda verilmelidir.

    Bu şekilde zorunlu tek tip ögretim sistemi dayatması yerine , alternatif, seçenekler, sunarak , tercihi, insiyatifi, örgenciye bırakmalıdır.

    MEB nın yükünün azalması ve özel sektör ile payaşılması esastır.

    Finans,personel,kaynak ,maliyet, bina, donanım,techizat, kırtasiye,ve benzeri giderlerin bir kısmından, kamunun yükünün azaltılmasının saglanması amaçdır.

    Özel sektördede daha çok ögretmenin istihdamının saglanarak ögretmenlerin işsizliğine çözümünde özel sektör vasıtasıyla giderilmesidir.

    Burada gaye ; egitimde çokdan seçmeli ,hürriyetci, alternatifleri olan ,demokratik ögretim seceneklerinin uygulanmasının amacının gercekleştirilmesidir.

    Bu projede maksat yalnızca tek tip seri imalat şeklinde filtrenin çalışarak standart üretim yapmasının A poletli zorbalıgın ;
    Tek tipleştirici mantalitelerinin ürünü olan bir kışla düzenindeki ögretime , ivedilikle son vererek bu mevzuda sagduyu hakim kılmaktır.

    ————————————————————————————-

    KAPSAM:

    İlkokulda , ortaokulda ve liselerde örgenim gören örgenciler arzu ederlerse ; örgün ögretim veya , uzakdan ögretim -Açık ögretim seçeneginide tercih edebilmelidirler.
    Hertürlü hizmet sektörü için ,ihtiyacımız olan ,
    Kalifiye ara elaman ihtiyacı ile tarım işçisi olarak çalışmak zorunda kalanlar veya hayvancılık, çobanlık, yapmak zorunda kalanlar, mevsimlik işçilerin çocukları , Yörüklerin, göçebelerin çocukları , türlü hizmet sektöründe çalışanlar ,hasta ve yatalak olanlar bedensel özürlü olanlar, ekonomik olarak zor durumda olduğu için hem çalışıp hem de okumak zorunda olanlar bu projenin kapsamındadırlar.

    DAYANAK:
    Açık İlköğretim, Açık Lise, Açık Öğretim Fakültesi üçünü de tamamlayan bir kişinin aldığı diplomalarla, örgün eğitimden alınan diplomalar arasında akreditasyon olarak ne fark var?

    Özel sektörün bu vesiyleyle destegi ;
    kurslar ,yurtlar ,rehberlik sınıfları etüd salaonları , gönüllü kuruluşlar ,vakıflar dernekler , çeşitli sivil toplum kuruluşları, dershaneler mahallin çeşitli imkanları ve belediyelerin katkıları ile
    ögretimde her şeyi MEB dan beklemek yerine halkında insiyatifini alarak halkında iradesinin yansıması sonucu sürece katkısı saglanmalıdır .

    Bu şekilde egitim sözde degilde özde milli ve yerel olup ğercekden halka ragmen halkcı degilde ; ögretim sistemi halkın kendisi ile aynılaşacaktır.
    Avrupa’da ‘home-school’ uygulaması var. Amerika’da yüzde birlik bir kesim çocuğunun eğitimini dışarıdan tamamlıyor.

    Devlet dayatmalar yapmamalı fırsatlar oluşturmalı. Demokratik devletin görevi bu…

    Nasıl olsa ölçme değerlendirmeyi yine Millî Eğitim yapacak.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı merkezî sınavlarda öğrenci geçer not alıyor ise, buna sen yüz yüze eğitim almalıydın denmesinin bir anlamı var mı?
    Buna göre; açık ve sertifikasyona göre ögretim gerçekleştirilmelidir.

    HEDEF KİTLE:
    Ögretimin her aşamasındaki okullardan , mezun olmak isteyen öğrenciler.
    İlkokulda , ortaokulda ve liselerde örgenim görecek örgenciler.
    çocuklarını devlet zorladığı için değil, daha iyi bir gelecek için uzakdan ögretim -Açık ögretim okulana gönderecek Veliler.

    Okuldaki eğitimi yetersiz bulan ve daha kaliteli eğitim verebileceğini düşünen velilere de fırsat tanınmış olmalı.

    Karma eğitim konusundaki sıkıntıları ğiderecek ; aynı zamanda ; Karma egitime mukabil alternatif modellerin önünün açılması demektir.
    Bu şekilde beklentileri olan ; hedef kitleyi de içine alan bir düzenlemedir.
    Bu tabii özellikle hafızlık eğitimi almak isteyen kitlenin: zaman yıl kaybı olmadan, aynı zamanda , İlkokulu , ortaokulu ve liseyide okurken birlikde hafızlık ögretimi almak isteyenlerin tercihi olacaktır.

    Sanata ,ziraate , ticarete, sanayiye ,hizmet sektörüne kalfa ,çırak şeklinde ,meslege gitmenin önün uzakdan ögretim – Açık ögretim fırsatıyla ,hem çalışan hem okumak isteyenlerin hedefinin temin edilmesidir.

    KAPSAM:
    İlkokulda , ortaokulda ve liselerde örgenim gören örgenciler tercih edelerse ; örgün ögretim veya , uzakdan ögretim -Açık ögretim seçeneginide tercih edebilmelidirler.
    ———————————————————————————–
    Burada en büyük yeniliğin, tercih hakkı tamamen vatandaşda olmalıdır yani ; İlk birinci 5 yıllık ögretim zorunlu olmalıdır, aynızamanda zorunlu 5 yıllık ögretim dede ;örgün ögretimle birlikde uzakdan ,Açık ögretim seçenegide vatandaşa tercih olarak sunulmalıdır .
    2 nci ve 3 üncü 3 er yıllık ögretimler kesinlikle mecburi, zorunlu, olmamalı , zorunlu, mecburi olmayan 2 nci ve 3 üncü 3 er yıllık ögretimleride okumak isteyenlere örgün ögretimle birlikde , uzakdan egitim Açık ögretim seçenegide sunulmalıdır.
    ————————————————————————————————-
    AMAÇ:
    Ögretimin her aşamsındaki okullardan , mezun olamak isteyenlere uzakdan ögretim fırsatıda verilmelidir.
    Bu şekilde zorunlu tek tip ögretim sistemi dayatması yerine , alternatif, seçenekler, sunarak , tercihi, insiyatifi, örgenciye bırakmalı.
    ————————————————————————————-
    Aynı zamanda; çalışkan örgenciler cezalandırılmamalı bu uzakdan ögerim metoduyla; sınırsız şekilde ; sınıf geçme degil ; ders geçme imkanı verilmelidir, bu şekilde ; fazladan ders talep edip imtihanda Başarlı olanlar derslerini geçebilirlerse sınıfda atlamış olama imkanları temin edilmelidir.
    Sınıf geçme degil ders geçme sisteminede hiç bir sınırlama olmadan şu kadar yılda bitireceksin gibi şart ve kayıt konmadan dersini verbilen örgenciye mezun olma imkanıda verilmelidir, uygulanmalıdır .
    Belirlenen yıldan daha da önce mezun olma fırsatıda çalışkan örgencilere tanınmalı , çalışkan örgenciler kesinlikle çezalandırılmamalıdır .
    .Çok istisna dahi anlamında zeki örgencilerin önleri sınıf geçme kavramıyla sınırlandırılmamalı bu nedenle ögretimin her aşamasındada dersini verebilen örgenci tüm okulunu bir yılda dahi olsa mezun olma imkanı temin edilmelidir .
    Sistem dahi insan dan faydalanmasını bilmelidir , dahi zekalar ; sistem ugruna feda edilmemelidir ,çünkü sistemler insanlara hizmet için vardır .
    uzakdan ,Açık ögretim seçenegininde : Örgün eğitime devamı azaltacağı gibi bir görüş var. Buna katılmıyorum. Okula devam etmek istemeyen öğrenciye devlet şu an bir yaptırım uygulayabiliyor mu?
    Yasal metinlerde yaptırıma kapı aralanmış, ama uygulamada bu ne kadar amacına ulaşıyor? Devamsızlık gösteren öğrenci ilköğretim yaşının dışına çıktığında ihtiyaç hissederse açık ilköğretimden tamamlama yoluna gidiyor.
    14 yaşını doldurana kadar arada geçen devamsızlık süresi kayıp yıl oluyor. Veliler çocuklarını devlet zorladığı için değil, daha iyi bir gelecek için okula göndermeli.
    Okuldaki eğitimi yetersiz bulan ve daha kaliteli eğitim verebileceğini düşünen varsa, buna da fırsat tanınmış olmalı.
    Avrupa’da ‘home-school’ uygulaması var. Amerika’da yüzde birlik bir kesim zorunlu kısım hariç çocuğunun eğitimini dışarıdan tamamlıyor. Devlet dayatmalar yapmamalı fırsatlar oluşturmalı. Demokratik devletin görevi bu…
    Nasıl olsa ölçme değerlendirmeyi yine Millî Eğitim yapacak.
    Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı merkezî sınavlarda öğrenci geçer not alıyor ise, buna sen yüz yüze eğitim almalıydın denmesinin bir anlamı var mı?
    Açık İlköğretim, Açık Lise, Açık Öğretim Fakültesi üçünü de tamamlayan bir kişinin aldığı diplomalarla, örgün eğitimden alınan diplomalar arasında akreditasyon olarak ne fark var?
    Burada yapılan tartışmalar zihni bir altyapının dışavurumundan başka bir şey değil.
    . Kız öğrencilerin okula devamını azaltır, çocuk gelinler sayısı artar gibi kulağa sempatik gelen eleştiriyi yapanlarla üniversite kapılarından kızları kampüse sokmayanlar ile JOPLATANLAR aynı insanlar. Bunların derdi kızlar falan değil. ‘Haydi, kızlar okula!’ deyip okula gelen kızları kapıdan kovanların aynı insanlar olduğunu görmek şaşırtıcı değil.
    İlkögretim birinci sınıf dahil örgün ögretimle birlikde “açık öğretim” olarak da devam etmesi imkanı isteyen vatandaşa saglandıgı zaman , Buna göre; açık ve sertifikasyona göre eğitim gerçekleştirilmelidir.
    Bu durumda hem açık öğretime, hem de Kur’an Kurslarına aynı anda devam etme imkânı saglanmalıdır, bu şekilde vatandaş aynı zamandada, isterse çocuguna hafızlıkda yaptırarak zorunlu 5 yıllık ilkokulunu açıkögretimle bitirebilmelidir.
    Tek tipleştirici mantalitelerinin ürünü olan bir kışla düzeninedir bu düzene ivedİlikle son vermek lâzım.
    Konuya din ve vicdan özgürlüğü açısındanda bakmak milletimizin tabi bir ihtiyacıdır. Bırakın insanlarımız ; sünnü Müslüman alevi Müslüman , azınlıklar ,Süryaniler , Ermeniler Rumlar , ateistlerde ve dahada niceleri kendi inançları doğrultusunda eğitim alabilsinler. BU çogulcu , katılımcı gercek demokratik bir devletin en büğyük bir görevidir BÜYÜK DEVLET OLMAK ÇOK çok uluslu ve çok dinli çok kültürlü bir medeniyet mozaiğini adalet ölçüleri içerisinde bünyesinde hazm etmeyi şart kılar, çogulculugumuz zenginliğimizinde bir yansımasıdır.
    Eğer esas olan din ve vicdan özgürlüğü ise vatandaş inançları dogrultusunda istegini devletden degilde kendisi temin edebileceğie inanıyorsa , Şayet bunu kısa zaman da devlet veremiyorsa , vatandaş kendisi temin edecegine inanıyorsa bedelinide kendisi ödeyecekse dah biz buvatandaşdan ne istiyoruz , burada yapılacak şudur devlet , millete gölge etmesin milletin önünü açsın yeter 70 yıl Sümerbank ayakkabı yaptı , millet yapamıyormuydu ayakkabısını gömlegini , denebilirmi örnek konfeksiyonu devlet , yapsın, böyle bir iddia atmak çok komikse konfeksiyonun içerisindeki insanı ögretimini şartmıdır devletin vermesi şartmıdır , hastaneler kısmen özel degilmi , güvenlik şirketleri özel degilmi her şeyi devletin polisimi yapıyor devletimiz ideolojık,jekoben devlet aygıtı degıse elbetdeki ögretimin bir kısmınıda peki ala; örnegin TOKİ nin işlerini yaptırmak için işlerini ; ihaleye cıkardıgı gbi verdiği gibi MEB da ehliyet kurslarını, üniversite hazırlık kurslarını, AOF murat ,Karacan kuslarını özele yaptırmıyormu, özel anaokularımız yokmu peki al gayet tabi olarak , Açık İlköğretim, Açık ortaokul ile Açık Liseyide miletimiz kendisi dışardan kuslar ıle yurtlar ile yapabılır kamunun yükün , MEB nın yükün azalması ve özel sektör ile payaşılması adı aydın okumuş , çahilin en kötüsüde okumuş olan aydınlarımızı,bu insanları ne kadarda rahatsız ediyor, buna muarız olanları hali şu insanlara benziyor , aşagıdaki metni ne kadarda çagrışım yaptırıyor.
    Her aydınlıgı yangın sanıp söndürmeye koşan ülkemin zavalı aydınları
    Karanlıga o kadar alışmışsınızki
    Yıldızlar bile rahatsı ediyor sizi
    Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandıgı bir ülkede düşünce adamı nasıl cıkar
    Bunların mayasında İslamiyet batıdan gelse iman etme saplantıları vardır milletimize ve mili ihtiyaç ,alternatif modellerimize ve çözümlerimizede elbetdeki o derce muarızdırlar çünkü cuntacı cemiyet müesselerinden aldıgı klişeleşmiş dar düşünce kalıplarının ayakda gezen ölüleridirler ölüden yenilik beklenirmi…
    .
    uzakdan ,Açık ögretim seçenegininde : Örgün eğitime devamı azaltacağı gibi bir görüş var. Buna katılmıyorum. Okula devam etmek istemeyen öğrenciye devlet şu an bir yaptırım uygulayabiliyor mu? Yasal metinlerde yaptırıma kapı aralanmış, ama uygulamada bu ne kadar amacına ulaşıyor? Devamsızlık gösteren öğrenci ilköğretim yaşının dışına çıktığında ihtiyaç hissederse açık ilköğretimden tamamlama yoluna gidiyor.
    14 yaşını doldurana kadar arada geçen devamsızlık süresi kayıp yıl oluyor. Veliler çocuklarını devlet zorladığı için değil, daha iyi bir gelecek için okula göndermeli. Okuldaki eğitimi yetersiz bulan ve daha kaliteli eğitim verebileceğini düşünen varsa, buna da fırsat tanınmış olmalı. Avrupa’da ‘home-school’ uygulaması var. Amerika’da yüzde birlik bir kesim zorunlu kısım hariç çocuğunun eğitimini dışarıdan tamamlıyor. Devlet dayatmalar yapmamalı fırsatlar oluşturmalı. Demokratik devletin görevi bu…
    Nasıl olsa ölçme değerlendirmeyi yine Millî Eğitim yapacak. Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı merkezî sınavlarda öğrenci geçer not alıyor ise, buna sen yüz yüze eğitim almalıydın denmesinin bir anlamı var mı? Açık İlköğretim, Açık Lise, Açık Öğretim Fakültesi üçünü de tamamlayan bir kişinin aldığı diplomalarla, örgün eğitimden alınan diplomalar arasında akreditasyon olarak ne fark var? Burada yapılan tartışmalar zihni bir altyapının dışavurumundan başka bir şey değil. Yani dün 8 yıl zorunlu eğitime bütün anlamsızlıklarına rağmen ses çıkarmayanların HİÇ TARTIŞMADAN 28 şubatda parlementoda zamanın başbakanın türkiyenin etrafını kesintisiz egitime karşı imza ile dolandırsanız dahi siyasi, hayatıma mal olsa dahi çıkaracagım 8 yıllık kesintisiz egitimi diyerek cumhuriyet rejmini , MECBURİYET REJİMİ olarak tatbik eden zorbaların ;onbeşgünde 8 yıllık kesintisiz egitimi zorunlu bu millete mahkum edenlerin , MGK kararlarına sesini yükseltmeyenlerin ve bunu meşrû görenlerin gerekçesi ne ise şimdiki çokdan seçmeli ögretim metodlarından rahatsız olanlar; taslak ile ilgili tepki gösterenlerin gerekçesi aynı. Kız öğrencilerin okula devamını azaltır, çocuk gelinler sayısı artar gibi kulağa sempatik gelen eleştiriyi yapanlarla üniversite kapılarından kızları kampüse sokmayanlar ile JOPLATANLAR aynı insanlar. Bunların derdi kızlar falan değil. ‘Haydi, kızlar okula!’ deyip okula gelen kızları kapıdan kovanların aynı insanlar olduğunu görmek şaşırtıcı değil.
    Aynı zamanda Açık İlköğretim, Açık ortaokul ile Açık Liseyide , Açıkögretim yolu ile devam etme imkanı bulan örgenciler Açık İlköğretim ile hafızlıgı birlike yaparak okuma imkanınada kavuşmuş olacaklardır .
    “Demokratik, ekonomik ve sosyal yönden gelişmiş bir ülke olmak yolunda, eğitim reformunda önceliğimiz yaratıcılık, yenilikçilik, eleştirel düşünme, araştırma, analitik ve yabancı dil becerileri yüksek gençler yetiştirmek olmalıdır. Çocuklarımızın iyi birer dünya vatandaşı olmaları için çevre bilinci, cinsiyet eşitliği, insan hakları, çok kültürlülük gibi konularda da erken yaşlardan itibaren eğitilmeleri önem taşımaktadır. Demokratikleşme süreciyle iyi eğitimli, çoğulcu, özgürlükçü niteliklere sahip bir topluma ulaşmak ana hedef olmalıdır.
    Açık ortaokul ile Açık Lisenin önenemli bel kemiği projenin özeliklrinde biriside vatandaşa , Açık ögretim olarakda devam edilebilme seçeneginin sunulmasıdır zira mevzu vatandaşı zaptı rapt altına alma değil köle muamelesi degil vatandaşa tercih ve insiyatif sunulmasıdır şayet ülkemiz hür bir ülke ise ve bizler bagımsız oldugumuza göre bundan daha dogal ne olabilir bu Uygulamanın reel sektörün ihtiyaç duyduğu nitelikli ara eleman yetiştirilmesi konusunda da birçok olumlu yanı olacaktır. Vatandaşa bir dayatma olmamalı”
    uygulama millet menfatıne ve memleketın ihtiyacına dönük bir kara olmakla kalmayıp aynı zamanda bu uygulama tarımın ,sanayının , hizmet sektörünün sanatın ve tiçaretin gelişmesine ve vasıflı elaman ihtiyacınında temini için verimli bir yöntem uygulama olacaktır , nedeni ise Açık ortaokul ve Açık Lise ile birlikde dileyen vatandaşlar sanayi için tarım için, hertürlü hizmet sektörü için ,ihtiyacımız olan , çırak ,kalfa,
    kalifiye ara elaman ihtiyacı ile tarım işcisi olarak calışmak zorunda kalanlar veya hayvancılık yapmak zorunda kalanlar veya sanayide çırak , kalfa olarak çalışmak zorunda kalanlar mevsimlik işcilerin cocukları , yörüklerin göçebelerin cocukları , türlü hizmet sektöründe calışanlar, karma ögretimden yana tercih koymayan vatandaşlar ile ve benzerleri ve diğer nedenlerden dolayı çocuguna hem hafızlık yaptırmak hemde uzakdan egitim metodu ile ikinci ögretimini tamamlamak isteyen ögrenciler ile ve benzerleri ile her türden vatandaş isterse ögrencisini herhangibir uzakdan ögretim yoluyla sözel bilimler agırlıkle bir program uygulanarak ( programın içinde labratuvar , atelye gibi uygulama imkanı olmayan mesleki bıranşlar dışında)
    sözel dersler agırlıklı ve genel kültür ve hayatın pratiğine gerekli bilgileri ihtiva eden ; örnegin saglık bilgisi dersi ,trafik dersi gibi hayatda pratikde lazım olacak temel hukuk dersi , idare hukuku dersi ile ticaretde lazım olabılecek ,cince , Japonca, İngilizce , Arapça , Osmanlıca, kürtce, farsca ,güzel konuşma hitabet diksiyon özgüven ve kişisel gelişim saglayan , hitabet ve edebiyat dersleri gibi ve benzeri dersleri hayatda yaşamda kendisine lazım olacak hayat bilgisi muhteviyatında gerekli donanımları kazandıracak uygulama ve b u uygulama sonunda kazanım saglayabılecegi hayata dair olabilme vasfını ifade edebilecek bir program ile donatılmıiş sözel muhteviyatın agırlıklı oldugu bir müfredat hazırlayarak Açık ortaokul ile Açık Lise ile
    sözel içerikli bir donanımla isteyen uzakdan ögertimle devam eder; her şey teoride okumala mümkün olmuyor, çin gibi japongibi alman gibi üretmekle ve dünyayı kendine Pazar yapmakla olur bunun yolu okuldan önce uygulamadır yoluda endüsri sanayi uygulama atelye çırak kalfa usta yolu sanayiden geçer çırakda lazım kalfada lazım işyerlerine hizmet sektöründe örnegin lokantacılık , berberlik gibi ,vb gibi yetişecek meslek erbabı olacak insanda lazım
    Oku oku çocular oyunu arkaşlıgı unutdu test manyagı olup çıktılar sosyaleşmeyi bilmiyorlar varsa yoksa dijital dünya dersane okul etüd birikde olmayı unutdu çocuklar insanları zorla okutma okuma sevdası ugruna oku mayacak ögrenciyide adamı da okulda tutarak gercekden ukuyacak ögrenciyide çürük elmanın sepetdeki saglam elmalrıda , digerlerini çürük yaptıgıbı saınıflarda okumayacak örgenci egitimi zehirliyor bırakın sanayide sanat örgensin hizmet sektörün de meslek belllesin herkes okuyup kalem efendisi olupda başımıza herkes valimi olacak sanki herkes kaymakamı olacak kitabı okumak kadar gelişen degişen dünyayı okuyan ,hayatı okuyan ,sanat ve ticareti bilen insanlarada ihtiyacımız var agaç yaşken egilir herkesi illada okutacagız diye deli dumrulun köprüsü gibi gecersen 5 akce geçmezsen döverim zorla köprüden geçirim 15 akçe alırım misali herkesi bu kadar uzun boylu zoraki taş duzarlar arsında hapsetmenin adı ne egitim nede ögretim nede fayda nede akılcılıkdır nede üretim saglar tüketim çılgını ve ülkemizi sömürgeci devletlerin pazarı yapmayalım .
    Bütün bu uygulamalar üzerinde yaşadıgımız vatan topragında ,insanlarımızın ihtiyaçları için mahalli Milet ve toplum tabanlı olmalıdır yoksa , batıda şöyle gelişmiş ülkelerde bu şekilde diye taklitci , ve ithal sürümlerden ziyade halkımızın beklentilri önemlidir, yosa klasik reflekslerimizde oldugu gini Necip fazıl Kısakürek in ifadesile İslamiyet batıdan gelse kabül edecekler,zihniyeti ile kendi kimlğimize ait her şeyi red ve inkar politikalarını ÖGRETİM SİSTEMİNE DAYATMAK VE DAHha sonrada akılcılık ve bilimselik ve batı ve gelişmiş ülkelerde böyle diyerek kendimize ait degerlerimize gözümüzü kapamak bunuda ,marifet saymak ögretim sistemimize yapılacak faydalı bir yenilik degildir.
    Açıkilkokul ,Açık ortaokul ile Açık Lise de ; İngilizce, Çince,arapca,Osmanlıca,farsca,kürtce,Süryanice,Çerkezce,Azerice,kazakca,Türkmence,taşkentce,abazca, vb Anadolu da Rumlardan ve Osmanlıdan kalan milletlere ait iki dil en az zorunlu seçmeli ders olarak okutulmalıdır.
    Açıkilkokul ,Açık ortaokul ile Açık Lise de ;seçmeli ders olarak kuranı kerim dersiile birlikde din egitimi mevcut uygulamadan farklı olarak din dersi yalnız Sünnilere yönelik olmamalı,Aleviler,Süryaniler,Hıristiyanlar, ve Museviler vebenzeri örgenciler için secmeli dersler getirilmeli,Alevi vatandaşlar için aleviliği anlatan seçmeli dersler müfredata konmalıdır.

    Yanıtla
  • 24/03/2013 tarihinde, saat 01:48
    Permalink

    CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINA

    Tarihi gerçekleri resmi ideolojinin keyfi tasarruflarına terk edemeyiz.. Tarihin asıl sahibi zalim statükonun temsilcileri değil adalet adına mücadele edenlerdir.”
    Alpay, “Ali Şükrü Bey’in şahadetinin üzerinden 89 yıl geçmesine rağmen bu cinayet hala aydınlatılmamıştır. Değişik zamanlarda TBMM’de Ali Şükrü Bey cinayetinin aydınlatılması için soru önergesi veren milletvekillerinin başına neler geldiğini biliyoruz. Bunun bir risk olduğunu biliyoruz ama bu riski göze alarak hem Trabzon’da hem de Türkiye’nin genelinde Ali Şükrü Bey meselesinin aydınlatılarak bunun topluma anlatılması için elimizden gelen gayreti EZAN VE BAYRAK DAVASININ SAHİPLERİ OLARAK olarak mücadelesini verecegiz ZİRA ALEMDE ŞER OGUZDA ER TÜKENMEZ ” diye haykırıyoruz..

    BÜYÜK MİLLET MECLİSİ OLARAK kurulan ve daha sonra da adı Türkiye büyük millet meclisi olarak degiştirilen meclisimizin yani birinci TBMM meclisine 1 . meclise yapılan darbenin ve birinci meclise darbe yapılarak birinci meclis millet vekili olan kars fatihi deli Halit paşanın meclisde öldürülmesinin ve trabzon milletvekili , ilk meclis vekillerimizden kahraman Trabzon vekili Ali Şükrü Beyi gibi millet vekillerini öldürerek 1 kurucu meclis ve kadrolarını tasfiye eden darbeci cani ve diktatörlerin ;
    darbeleri araştırma komisyonunca tesbit edilmesi basın ve internet ortamında ve kamu oyunda acıkca ifşa edilerek bundan böyle erken kalkanın darbe yapıp başbakan asıp muhalif parti liderlerini de (kazımkarabekir paşa örneğinde olduğu gibi) idamla yargılama talimatı verenlerin ;
    millet ve tarih sahnesinde yüzleştirilmesinin yapılmasını ve komisyonunuzca araştırılmasını ,
    yapanın yanına kar kalmayacağının bu ülkede bundan böyle bilinmesini böyle gelmiş böyle gitmeyeceğinin teminat altına alınmasını ve TBMM İNSAN HAKLARI İNCELEME KOMİSYONU ile TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonunun vazifesini hakkıyla yaparak erdemli onurlu bir duruş sergilemesini ve aynı zamanda internet ortamında çalışma sonuçlarını yayınlanmasını , demokrasimizin teminatı ve millet iradesinin ipotek verilmemesi için yegane şart olduğunun bilinerek ,demokrasiye balansa ayarları yapanların postu modern veya postu vahşi darbecilerin önünün kesilmesi açısından zaruret olduğuna inanıyorum
    ÖNELİ BİR HUSUDA TBMM de 21 mart , 22 mart,23 mart,24 mart,25 mart, 26mart,27mart 1923 tarihli gizli meclis zabıtlarının araştırmaya açılmasını ve internet ortamında yayınlanmasını ve bazı kafalar gidecek diyerek millet vekili katliamlarını yaparak birinci meclise yapılan darbenin araştırılmasını kars fatihi deli Halit paşayı öldürenin değil Trabzon millet vekili ali şükrü paşayı öldüren degil öldürterek darbe yapan katilerin ve darbecilerin canilerin milletvekilini azmettirenlerin tesbit edilmesini büyültülen cücelerin ifşa edilmesini işini namuslu bir şekilde yapan siz asil , TBMM İNSAN HAKLARI İNCELEME KOMİSYONU ile TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu üyelerinden ve CUMHURBAŞKANIMIZDAN
    vatan perver ve mukaddesat kahramanı 1 .TBMM bu aziz şehit ŞEHİT milletvekilerimizin aziz hatıralarına karşı hürmetle selam ederek siz değerli NAMUSLU komisyon üyelerinden CUMHURBAŞKANIMIZDAN VATAN MİLLET KURAN VE İSLAMİYET namı hesabına ve demokrasinin geleceğinin teminatı adına hak ve hakikat namına milletimizin selameti adına talep ediyorum.

    Mustafa Bahadır FİDAN

    13.02.2013
    TC NO: 60916424888 cep: 0505 240 49 48
    m.bahadir59@hotmail.com
    ADRES:: Gazi Mustafa Kemal Bulv. 122/28
    tandogan/çankaya/ANKARA
    Nuh Gönültaş
    06.12.2011

    Hatırlar mısınız, Hasan Mezarcı diye birisi vardı.
    Milletvekiliydi.
    Yakışıklı bir adamdı.
    Hitabeti güzeldi. Fikirlerini net bir biçimde kısa cümlelerle, takiye yapmadan, açıkça ifade ettiği için Kemalistler kendisinden nefret ederdi.
    “Ali Şükrü Bey cinayeti” konusunda Meclis’e bir araştırması önergesi verdi.
    Ali Şükrü Bey de milletvekiliydi ve Atatürk tarafından Topal Osman’a boğdurulduğunu iddia ediyordu.
    Bu konuyla ilgili olarak da faili meçhul bir cinayete kurban giden Uğur Mumcu ile televizyonda tartışmış ve o programda Ali Şükrü Bey’in boğulmuş haldeki fotoğrafını Uğur Mumcu’ya göstermişti. Ne ilginçtir ki bu programdan birkaç gün sonra Uğur Mumcu öldürüldü.
    Aslında Hasan Mezarcı’nın Uğur Mumcu ile o süreçte 6 televizyon tartışması oldu.
    Zeki adamdı Hasan Mezarcı.

    Atatürk babamız

    Atatürk hakkında ettiği sözlerden dolayı medyada kendisine çok küfredildi. Özellikle Hürriyet Gazetesi nasıl Ahmet Kaya’yı, Hrant Dink’i linç ettiyse Hasan Mezarcı’yı da öyle linç etti.
    O zaman Hürriyet Gazetesi her gün Hasan Mezarcı’ya manşetten küfrediyordu. Sonunda Hasan Mezarcı 5816’dan, Atatürk’ün manevi şahsiyetine hakaretten cezaevine kondu.
    Suçu neydi peki?
    Mandela, Atatürk Barış Ödülü’ne layık görülmüş ama ödülü almak istememişti. Mezarcı da 13 Mayıs 92 günü Mandela’ya gönderdiği telgrafta “İnsanlık tarihinin sayılı diktatörlerinden olan Mustafa Kemal adına barış ödülünü reddetmeniz sebebiyle sizi tebrik ediyorum” diyordu. Bu sözlerin karşılığı bir yıl cezaeviydi.
    Hasan Mezarcı cezaevinden çıktıktan sonra kendisinin Mesih olduğunu iddia etmeye başladı.
    Birçok defa hakim karşısına çıktı. Hakim kendisine “Atatürk bizim babamız, sen bizim babamıza hakaret edemezsin” diye çıkışmıştı. O da “Atatürk babanızsa siz bu davaya bakamazsınız” demişti.
    Bence söylediklerinde ve yaptıklarında samimiydi. Ama o dönemde onun çıkışları Türkiye’yi polarize etmeye çalışanlar tarafından kullanıldı. Mezarcı’nın sözleri köpürtüldü. Bu konuda da her zaman olduğu gibi Hürriyet Gazetesi önderlik etti.
    Aslında Türkiye bugünlerde Dersim tartışmaları üzerinden benzeri bir dönem yaşıyor.
    Dersim katliamı her yönüyle işleniyor, devlet adına Başbakan özür diliyor. Atatürk için televizyon ekranlarında “diktatör” ifadesi kullanılıyor. Yakın tarih bütün yönleri ile tartışılabiliyor.
    Ama dikkat ederseniz, kimse Türkiye’yi polarize edebilmek, insanları birbirine kırdırmak için bu tartışmaları kullanamıyor.
    “O zaman öyle oluyordu da şimdi niçin böyle” sorusunu ciddi biçimde sormalı, sorgulamalıyız.
    Bugün Atatürk hakkında söylenen her şey Hasan Mezarcı’nın söylediklerinden çok çok ileridedir ve çok şükür ki kimseye bir şey olmamaktadır!
    “Aleviler’in Kemalizm ile imtihanı” adlı kitabın yazarı Cafer Solgun’un Neşe Düzel’e söyledikleri, Türkiye’nin fikir özgürlüğü konusunda çok önemli mesafeler aldığını da gösteriyor.
    Cafer Solgun diyor ki:
    “Aleviler Atatürk’ü sevmez, Atatürk’ün resimleri cemevlerinden kalkacak. Hepsi gerçeği bilir. Yıllardır takiye yapıyorlar. Bizim büyüklerimiz ölmemek için, çocuklarını korumak için onların adını Kemal, İsmet koydular…”

    Takiye sahtekârlık değil

    Demek ki bu ülkede her dinden, her kesimden, her görüşten insan, rejimden dolayı takiye yapmak zorunda kalmış!
    Özal’a ‘takiyeci” denildiği günlerde Türkiye Cumhuriyeti için “Takiye cumhuriyeti” başlıklı bir yazı yazdığımı hatırlarım.
    Hayır takiye sahtekârlık değildir.
    Sahtekârlık kabul edilirse o zaman “İnsanların dini, siyasi, kültürel, tarihsel düşüncelerini açıkça söylemesini engelleyen düzenin adı nedir” diye sormak gerekir.
    Böylesi bir düzen dünyanın her yerinde “faşizm” diye adlandırılır.
    O halde bir ülkede vatandaşlar sisteme, rejime karşı takiye yapmak zorunda kalıyorsa o ülkeye faşist ülke diyebiliriz.
    İnsanların hiç takiye ihtiyacı hissetmeden düşüncelerini açıkça ifade edebildiği ülkelere de demokratik ülke denir. Çünkü takiyenin kralı faşist rejimlerde olur!
    Türkiye mesafe alıyor beyler, takiye cumhuriyetinden Türkiye Cumhuriyeti’ne doğru hem de…

    Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan, Uludere’de yaşanan üzücü olaya değinerek bir yazı kaleme aldı. Zaman Gazetesi Pazar Ekindeki yazıda yazar ‘Atatürk, bir paşayı Meclis’in elinden nasıl kurtardı?’ diyor.
    İŞTE O YAZI:
    Atatürk, bir paşayı Meclis’in elinden nasıl kurtardı?
    Uludere’de ne oldu? Bilinçli bir katliam mı yoksa bir hata mı? Eldeki 4 saatlik video kaydının inceleneceği ifade edilmekle birlikte yetki karmaşası nedeniyle 35 köylünün ölümüyle sonuçlanan bu bombalama olayının üzerinin kapatılacağı şimdiden belli oldu gibi.
    Acele hüküm vermeyelim elbette ama ne yapalım ki, yakın tarihimizin aynası bize bu işlerin ‘hep böyle’ olduğunu göstermekte.
    1921 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında Dersim dağlarının kuzey sınırlarında meydana gelen Koçgiri ayaklanmasını şiddetle bastıran Sakallı Nureddin Paşa’nın yaptıklarının nasıl yanına kâr kaldığı bizzat Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarından rahatlıkla izlenebilir.
    Hem Nureddin Paşa, hem de emrindeki Topal Osman’ın Samsun ve Koçgiri’deki acımasız ve kanunsuz eylemleri zamanında Meclis’te kıyasıya eleştirilmiş ama başta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve devlet, onlara dokunulmasına engel olmuş, kendilerinden hesap sorulamamış ve bir milletvekilinin deyişiyle, Ermenilere, hatta ‘Afrika’daki barbarlara’ bile layık görülmeyecek zulümler cezasız kalmıştır.
    Şimdi Sakallı Nureddin Paşa’nın düzenli kuvvetleri ile Giresunlu Topal Osman’ın gönüllülerinin işlediği zulümlerin Meclis’te nasıl tartışıldığına kulak verelim. Bunun için TBMM gizli oturum zabıtlarının sayfalarına eğilmemiz yeterli olacaktır.
    3 Ekim 1921 günkü 85. toplantıda söz alan Erzincan Milletvekili Emin Bey, Koçgiri olaylarını bizzat takip ettiğini söyledikten sonra “Orada öyle bir mezalim (zulüm) icra edilmiştir ki, tüyleri ürpertir.” der. Emin Bey’e göre asıl facia, bu zulümlerin Meclis adına ve onun verdiği yetkilere dayanılarak yapılmış olmasıdır.
    Konuşmacılara göre Nureddin Paşa ve adamları, Meclis’in isyanı bastırmak için ordu komutanlıklarına verdiği yetkiyi kötüye kullanmışlardır. Erzurum Mebusu Mustafa Durak Bey şöyle der: “Memleketimizde yapılan mezalimi herkes duymalıdır. Çünkü efendiler, memlekette yapılan bütün felaket, bütün mezalim, bütün seyyiat (kötülükler) bunların milletten saklanmasından doğmaktadır.” (Sanki son cümleyi günümüz için söylemiştir.)
    Koçgiri’de devlet adına işlenen zulümlerin açıklanmasını neredeyse söz alan bütün milletvekilleri istemektedir. İçişleri Bakanı Refet (Bele) Paşa, “Hepimiz suçluyuz.” der bu yetkiyi ordu komutanlarına tanımakla, “Gelin hep birden itiraf edelim.” diyerek günah çıkartır. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey ise üstü örtülmeye çalışılsa da zulmün Avrupa kamuoyu tarafından bilindiği ve aleyhimize kullanıldığı kanaatindedir. Şunları ekler: “Bir adam görevini kötüye kullanmış, cezasını görsün.”
    Erzincan Mebusu Fevzi Efendi ise daha da ileri gider ve Koçgiri’de halka yapılan mezalimin ancak Cengiz Han’ın ordusu veya Ermeniler tarafından işlenebileceğini dile getirir. Yakılan evler, ırzlarına saldırılan kadınlar, öldürülen çocuklar ve siviller. Söz alanlar dur durak bilmeden Nureddin Paşa’nın gaddarlığından söz eder. Bir imha hareketine girişildiğinden söz edenler bile çıkar. Emin Bey iyiden iyiye açılır ve şunları söyler:
    “Efendiler, dünyanın hangi yerinde böyle bir harekât görülmüştür ki, babasını bir evladın eline bir ip, diğer evladın eline bir ip alarak çektirerek tam altı saat zarfında bu suretle feci bir şekilde öldürülmüştür?” (Bunu yapanların da Topal Osman’ın adamları olduğunu açıklar.)
    2 Eylül yönetimince ölümünden sonra orgenaralliğe yükseltilen Sakallı Nureddin Paşa
    Dersim Mebusu Hayri Bey’e göre ise bu zulümler Ermenilere bile yapılmamıştır. Bir başkasına göre bu hareket ‘hıyanettir’. Ve diğer acı şikâyetler ilk Meclis’in tavanına çarpıp çarpıp dökülür sayfalara o 5 Ekim 1921 günü.
    Derken Meclis bir araştırma (tahkikat) komisyonu kurup olayın araştırılmasını ister. Bunun için iki heyet seçilip olay yerlerine gönderilir. Biri Samsun’da Rumların tehciri sırasındaki muameleleri, diğeri de Dersim’de yapılanları araştırmakla görevli komisyonlar raporlarını hazırlayıp sunarlar. Meclis, o tarihte kendisine karşı sorumlu bulunan Nureddin Paşa’ya görevden el çektirir ama cezalandırma noktasında Başkomutan’ın da kararını vermesi gerekir. Mustafa Kemal Paşa, Meclis’te yaptığı konuşmada görevinden merkeze alınan Nureddin Paşa’yı harcamaya yanaşmaz.
    Meclis yargılanmasına karar vermiştir ama Mustafa Kemal Paşa yaptığı incelemeden sonra Nureddin Paşa hakkında Meclis’in verdiği kararın ‘biraz ağır’ olduğu kanaatine varmıştır (16 Ocak 1922). Ona Meclis’in kararına rağmen sahip çıkar. Suçlamaların daha fazla araştırılması gerektiğini beyan eder. Bu açıklama Meclis’te kabul edilir ve Nureddin Paşa yargılanmaktan bu sayede kurtulmuş olur.
    İşte yargılanmaktan böyle kurtarılan Sakallı Nureddin Paşa’nın Nutuk’un sonlarında sayfalarca ve kıyasıya eleştirildiğini görmek biraz garip kaçmaktadır. Keza aynı Meclis’in Rumlara yaptıklarından dolayı sık sık eleştirdiği Topal Osman’ın da önce Cumhurbaşkanlığı’nın özel korumalığını yapmasını, ardından da Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i öldürdüğü gerekçesiyle öldürülüp Meclis’in önünde ayağından asılmasını da anlamak da zorlaşmaktadır.
    En ilginci de nedir biliyor musunuz? Sakallı Nureddin Paşa Meclise 1925’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün baskılarına rağmen girmeyi başarmış ve şapka kanunu aleyhine bir önerge vererek şimşekleri üzerine çekmiştir. Bundan sonra ilginç bir gelişme olacak ve Beylerbeyi’ndeki evine kapanıp 1932’deki vefatı üzerine Küplüce Mezarlığına gömülecek olan Nureddin Paşa, 12 Eylül darbesinin ardından Atatürk Araştırma Merkezi’nin Mustafa Kemal Atatürk ve Abdüllatif Naci Eldeniz’den sonraki üçüncü şeref üyesi ilan edilecektir.Nureddin Paşa’nın damadı Abdullah Alpdoğan’ın da 1937’de başlayan Dersim harekâtında kayınpederini utandırmadığını ve onun şanını yere düşürmediğini söylememize gerek yok sanırım.
    Türkiye tarihini tanıyacak ve yüzleşecek diyorum ama bunun hemen akşamdan sabaha olacağını da düşünmüyorum. Biraz zaman alıyor gördüğünüz gibi. Günün birinde bir Koçgiri tartışması da yapar mıyız bilmiyorum. Bunu sırf bugün için istiyorum. Gözümüzün önündeki ihlallere duyarlı olabilmek için…
    Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Şafak Gazetecilik A.Ş.’ye aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir

    http://akunq.net/tr/?p=5058
    2 Nisan 1923: Soykırım suçlusu katil Topal Osman öldürüldü
    2011/04/04
    Ergenekon davasının en önemli sanıklarından Veli Küçük, Giresun’da jandarma bölge komutanı olarak bulunduğu sırada Topal Osman’ın hayatından çok etkilenerek heykelini diktirmişti. Bunda tuhaf olan bir şey de yoktu zaten; Veli Küçük Hrant Dink cinayetinin planlayıcı ve örgütleyicisi olarak Ermeni soykırımının sürdürücüsüyken, Topal Osman Ermeni soykırımının yanı sıra, Pontus soykırımının uygulayıcısıydı.
    Topal Osman’ın kan ve katliam sahnesine ilk kez 1914 yılında Giresun’da çıktı. O güne dek önemsiz bir çete reisi olan Osman, Ermeni soykırımı hazırlıkları esnasında Teşkilat-ı Mahsusa yöneticileri tarafından örgütlendi. Osman, Karadeniz’in Ermenilerden temizlenmesi görevini üstlendi. Hapishanelerden kaçırdığı katillerden oluşan çetesiyle Artvin ve civarında yürütülen “tehcire” katıldı, çok sayıda Ermeni’yi katletti.
    1919 yılında Ermeni soykırımı nedeniyle İstanbul Divan-ı Harbi tarafından aranan Topal Osman, Havza’da çok kısa bir süre önce Samsun’a çıkmış olan Mustafa Kemal’le görüştü. Bu görüşme sonrasında Topal Osman hakkındaki arama emri Padişah Vahdettin tarafından kaldırıldı, Osman Muhafazai Hukuk-u Milliye Cemiyeti Giresun Şube başkanı oldu. Bu yeni sıfatıyla Erzurum’da kongre toplamaya giden Mustafa kemal’in muhaliflerini bastırmak görevini başarıyla yerine getirdi. Ardından da diğer görevini icra etmeye başladı: Karadeniz’i Rumlardan arındırmak.
    Topal Osman, Pontus Rumlarını kendi kazdıkları mezarlarına diri diri gömmek, buharlı gemilerin kazanlarında yakmak, derilerini yüzdürmek gibi akla hayale gelmeyecek eziyetler ve işkencelerle öldürmeye başladı. 1916-1923 arasında Pontus’ta en az 60.000 Rum katledildi. Bu esnada bu insanların servetlerini kendi üzerine geçirdi ve etrafındaki katil sürüsüne dağıttı. Topal Osman sadece Rumları soykırıma uğratmakla kalmadı, Müslüman ahaliye de çok eziyet etti.
    Bir süre sonra rezaletleri ayyuka çıkıp Ankara’ya ardı ardına şikayet mektupları yağmaya başlayınca, Mustafa Kemal Topal Osman’ı Koçgiri Ayaklanması’nı bastırmaya gönderdi. Burada da son derece zalimce yöntemler kullanmasının yanı sıra, yörenin konuyla ilgisi olmayan Hıristiyan ahalisini de katletti. Bu uygulamalar da Ankara’da mecliste büyük tartışmalara sebep oldu.
    Bir süre sonra Topal Osman ve çetesi Ankara’ya gelerek, ilk muhafız alayını oluşturdu. Görevleri resmen Mustafa Kemal’i korumak olsa bile, asıl yaptıkları iş, onun muhaliflerini her türlü yöntemi kullanarak ortadan kaldırmaktı. Bu görevine uygun olarak Topal Osman mecliste muhalefetin odağını oluşturan 2. Grup liderlerinden Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’i evine davet etti ve orada öldürdü. Ali Şükrü Bey’in birden ortadan kaybolması neticesinde yapılan aramada, cesedi Topal Osman’ın evinin yakınlarında bulundu. Bulunan tüm maddi deliller Topal Osman’ı işaret edince, Mustafa Kemal İsmail Hakkı Tekçe komutasındaki birlikleri onun üzerine gönderdi.
    Topal Osman Çankaya sırtlarında Papazın Bağı mevkiine çekilerek 1 Nisan’ı 2′ye bağlayan gece boyunca düzenli ordu birlikleriyle çatıştı. Bir ara Çankaya Köşkü’nü de bastı, ancak Mustafa Kemal köşkten kaçtığı için onu ele geçiremedi. 2 Nisan sabahı Topal Osman öldürüldü ve kesik başlı cesedi meclisin önünde sergilendi. Bu sayede Mustafa Kemal hem Ali Şükrü Bey’in katilini cezalandırarak muhalefeti aslında ne kadar “sevdiğini” gösterdi, hem potansiyel bir belayı ustalıkla başından attı, hem de çok şey bilen birinin konuşmasını engelledi.
    Veli Küçük’ün böyle bir katilin heykelini dikmesi çok doğal, ne de olsa “kan” çekiyor…
    01 Nisan 2011
    http://www.marksist.org/tarihte-bugun/3355-2-nisan-1923-soykirim-suclusu-katil-topal-osman

    http://www.gunebakis.com.tr/yazar/ali-sukru-bey-trabzon8217da-nicin-hatirlanmaz-1013.html

    Şehirler, kendisini temsil edecek şahsiyetlerle anıldığı gibi, bu şahsiyetler de gittikleri yere şehirlerini taşırlar, temsil ederler, yâni şehirleriyle anılırlar. Son Osmanlı Mebusanında ve devamında Birinci Mecliste Trabzon Mebusu olan Ali Şükrü Bey de bu türden ismi şehriyle bütünleşmiş şahsiyetlerden birisidir. Birinci meclisin bu “misyon sahibi” meb’usu (milletvekili)’nun 27 Mart 1923 tarihinde katledilmesinin üzerinden 89 yıl geçti. Neredeyse bir asra yakın bu süre içerisinde, Meclisteki birkaç yakın arkadaşı hariç, kendisiyle aynı düşünceleri paylaşan, aynı grup içinde bulunan milletvekilleri bile, katliamı karşısında sessiz kalmışlardır. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey ve Lazistan Mebusu Mehmet Necati bey hariç, daha önce yanında olan hiçbir arkadaşı vahşice katledilmesinin ardından tek bir kelâm etmemiş, sessizliğe bürünmüşlerdir. Garip bir tecellidir ki yakın arkadaşları olan başta Mehmed Akif, Hasan Basri Çantay, Eşref Edip suskunluklarını hiçbir zaman bozmamışlardır!
    Trabzon’un Boztepesi’ne defnedilen bu şecaat sahibi şahsiyet, ne yazık ki Trabzonlularca da ‘yok’ sayılmış, görmezden gelinmiştir. Hatta kabri yarım yüzyılı geçen bir süre mezbelelik içerisinde bırakılmıştır.
    O; temsil ettiği misyon ve savunduğu “dava”dan taviz vermez tutumuyla kendisini şehadete götürecek kadar gözü kara ve basiret sahibiydi!
    O; 39 yaşında genç ve kâmil bir şahsiyet olarak şehrini temsil için seçildiği gibi, şehadet için de seçilmişti!
    Niçin mi? Onu Üstad Necip Fazıl söylesin:
    “Artık saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakikî kast ve niyetleriyle tezahüre başlayan Millî Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânaları sezdiği ve bu yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! Öldürtmediler, biri öldürttü; bu kimdir??? Şehit Ali Şükrü’yü, arkasından boynuna bir ip geçirtmek, hemen sağ kolunu kırdırtmak ve başına bir balta indirtmek suretiyle öldürten şahıs, bu işde alet olarak Giresun’lu Topal Osman’ı kullanmış; peşinden de aynı derecede korkunç bir tertiple bedbaht aletine ölümü tattırmıştır. Hile ve tertip dehasına bakın siz!”
    Meclis’te susturulması mümkün olmayan Ali Şükrü Bey, tasarlanmış bir katliâmla ancak susturulabildi! Falih Rıfkı’nın Çankayası’ndaki cümleleriyle “Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğu halde en azılı olanlardan biri idi. 26 yaşında Meclis’e gelmişti. Cüretli ve atılgandı. Bir sağlık kanunu tartışmasında: “Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!” diye haykırmıştı.” Falih Rıfkı devam ediyor: “Meclis’te sert çatışmalar oluyordu. Bir defasında Trabzon Milletvekili Ali Şükrü kürsüde konuşan Mustafa Kemal’e ağır sözler söyledi. Birbirlerinin üstlerine yürüdüler. Bu olaya çok sinirlenen Topal Osman bir adamını yollayarak Ali Şükrü’yü konuşmak üzere Çankaya tarafındaki evine çağırır ve karşısındaki iskemleye oturur oturmaz boğdurur…” Tarih: 27 Mart 1923. Cesedi 2 Nisan 1923 günü Çankaya sırtlarında bulunur. Fail-i meçhul değil fail-i malûm ve meşhur bir cinayet !
    Bugün şehadetinin 89. yılında o Trabzon’un Boztepe’sinde münzeviliğini sürdürmekte ve bize o kabrinden (Tıpkı kendi çıkardığı Tan gazetesinde ölümünden iki ay önce yazdığı yazıda sanki bugünleri görür gibi) şöyle seslenmekte:

    “Türkiye’nin maruz bırakıldığı müşkiller, suikastler arkasında hazırlanmış olan felaketlerin dehşeti, şark akvamının bize karşı olan tarihi, ananevi, milli duygularını canlandırdı. Türkiye, hürriyetin, istiklalin bir timsali, istikbalin bir kâfili ve İslam esasâtının, medeniyetinin fedakâr bir muhafızı suretinde bütün dimağlarda teressüm etti… Kökü vicdanlarda, dalları tarihin, ilmin lâyemut simalarında olan bu intibah ağacı elbette yaşayacaktır…”
    O hayatıyla olduğu gibi ölümüyle de hatırlanması ve örnek alınması gereken bir dava adamı, bir şehid! Evet O; hayatı ve davasıyla verdiği mesaj kadar ölümüyle de “büyük mesaj” vermiştir ve vermektedir. Ama hafızasını ve dilini kaybeden bir şehir ne yazık ki onun mesajını okuyamıyor, anlayamıyor! Veya anlamak istemiyor !
    Ali Şükrü Bey, asıl bugünlerde hatırlanması ve tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın “İbret, Gayret!” başlığı altında (şehadetinin 27. yılında 1950’de) yazdığı gibi; “Azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman, belki bu hesaplardan birini teşkil edecektir.“ 1980’li, 1990’lı yıllarda TBMM’de onunla ilgili konuşanların, katlinin araştırılması için uğraşan milletvekillerinin başına neler geldiğini biliyoruz.
    Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey’in cenazesi Ankara’dan Trabzon’a gönderilirken arkadaşı, onun gibi yürekli, cesur Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey kollarını açarak: “Âl-i Trabzon! Sana albayraklı bir gelin gönderiyoruz” demişti. Ali Şükrü Bey’in cenazesini Trabzon’a göndermek üzere orada bulunan Lazistan Mebusu Mehmet Necati Bey de toplanan kalabalığa şöyle hitap ediyordu:
    “Elvedâ ey millet şehidi! Elvedâ ey hürriyet kurbanı! Bugün cismin ebediyen bizden ayrılıyor, aramızda bir aslan gibi, bir timsal-i hamiyet ve şecaat gibi dolaşan o mübarek vücudun bugün bizlere veda ediyor! Fakat mahzun olma! Ruhun nâm-ı mübarekin fenâpezir (ebedî olmayan) dünyada ebedî bir hayat kazandı.
    Ey mübarek hürriyet şehidi ne mutlu sana ki, mezarın vatanın sinesi, milletin kalbi oldu. Sen kendin için ölmedin! Milletin uğrunda, hürriyet uğrunda kendini feda ettin! Milletin yaşaması için sen öldün, hürriyetin payidâr olması için sen can verdin!
    Ey büyük şehid-i hürriyet, o kement sana değildi! O kement milletin boynuna atılmak istenmişti. Sen buna rıza gösterseydin ölmeyecektin!
    Aç kefenini ey mübarek şehid! Bir kere daha o kahraman simanı görelim! Güzel gözlerinden bir kerecik daha olsun kalbinin elemlerini okuyalım. Hakkın lisanı olan mübarek diliniz, bir kerecik daha bize hürriyet ve istiklal ayetlerini okusun!…
    Ey şehid-i hürriyet biz belki günahkârız, belki sana karşı hakkıyla vazifemizi yapamadık. Lakin sen bizi affeyle ve bize huzur-u hakta şefaat et. Senin payene elbette bizim gibi küçük kullar erişemez. Çünkü senin mekânın kalb-i millettir, arş-ı ilâhidir.
    Ey Şükrü’nün matemli diyarı! Ey hüzünler içinde gözyaşı döken fedakar Trabzon! Sizin en kıymetli evladınızın cenazesini size gönderdiğimizden siz de bizi affediniz.”
    Tan Gazetesi’nde 5 Nisan 1923 tarihinde yayınlanan bu hitabenin sonunda gazete şu notu ilâve eder: “Necati Beyefendi bu nutku irad ederken hem kendileri ağlıyor, hem de otomobildeki naaş-ı mübarekin etrafına toplanan bütün Ravli halkı ve şehid-i mağfurla birlikte giden Lazistan ve Trabzon mebusları Ziya Hurşid, Doktor Abidin, Nebizade Hamdi Beyler dahi hüngür hüngür ağlıyor idi…”
    Ali Şükrü Bey’in 1923’teki matemli diyarı, bugün ondan habersiz! O; ölümü göze alan bir dava adamı olarak şehrine “şehadetle” geri döndü ama Trabzon bugün maalesef O’na yüzünü dönemiyor!
    Veya şöyle düşünelim: Tarihimizde benzeri az görülecek malûm bir suikast’le ancak susturulabilen Ali Şükrü Bey’in kabrini bile ziyaret etmekten imtina ederek, ‘bir gören olur, başıma bir şey gelir’ endişesi var oldukça onun kabri önünden geçmeye, ona bakmaya bile yüzümüz olamayacaktır!
    Ali Şükrü Bey’i katleden Topal Osman bunca cürmüne rağmen öldürülüşünün 89. yıldönümünde Giresun’da devlet töreniyle (Vali, Belediye Başkanı, Garnizon Komutanı, Üniversite Rektörü, Emniyet Müdürü, vs. ) bir “kahraman” gibi anılıyor. Anma töreninde konuşan Giresun Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesinin şu sözleri oldukça manidar: “”Dikkatle incelendiğinde kahramanların olayları nasıl yönlendirdiği görülebilir. Bu şekilde kahramanlar yaşadıkları döneme damgasını vururlar. İşte bugün ölümünün 89. yılında andığımız Topal Osman Ağa bu kahramanlardan biridir. Osman Ağa başardığı muazzam işlerle 20. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine damgasını vurmuş ve hayatı günümüze kadar tartışma konusu olmuş eşsiz bir kahramandır..”
    Topal Osman’a bu övgüler karşısında insanın nutku tutuluyor!
    Trabzon’da ise Ali Şükrü Bey’in kabri önünde bütün bir şehir halkı ile birlikte resmî zevat ile üniversiteler, STÖ’ler, vs. herkes suskun.
    Demek ki Ali Şükrü Bey’i anmak ve davasını anlamak bugün bile cür’et, cesaret istiyor! Peki Trabzon Ali Şükrü Bey’e vefa borcunu ne zaman ödeyecek? O’na vefasını ne zaman ve nasıl gösterecek?
    Trabzon bugün futbol takımına sahip çıktığı kadar ne acıdır ki Ali Şükrü Beye sahip çıkamıyor. Hatta yeni nesiller onu hatırlamıyor bile! Niçin? Çünkü hafızasından yakın tarih bilinci silinmiş bir şehrin insanları için o, hatırlanamayan bir şahsiyet olarak şehrin zirvesinde duruyor.
    Önümüzdeki yıl şehadetinin 90. yılını idrak edeceğimiz Ali Şükrü Bey için şimdiden “Mahkeme-i Tarih” çapında bir etkinliğe hazırlanmak, onu bütün yönleriyle ele alıp tanıtmak Trabzon olarak onun aziz hatırasına sahip çıkıldığını gösterecektir.
    Ali Şükrü Bey bugünün siyasilerine gösterilmesi gereken bir “adam” örneğidir. Kendisine Cenab-ı Hak’tan rahmet diliyoruz.
    İlgilenenlere konu ile ilgili okuma kitapları: Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, Kadir Mısıroğlu; Ali Şükrü Bey, İsmail Hacıfettahoğlu; Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi, Ahmet Demirel; Yılların İzi, Mahir İz; Çankaya, Falih Rıfkı Atay; Trabzon’da Muhalefet, İsmail Akbal; Kazım Karabekir Anlatıyor, Uğur Mumcu; Ali Şükrü Bey Cinayeti, Ahmet Kekeç; Birinci Meclis’te Muhalefet, Ahmet Demirel; Birinci Mecliste Muhalefet İkinci Grup, Ahmet Demirel.
    http://www.gunebakis.com.tr/yazar/ali-sukru-bey-trabzon8217da-nicin-hatirlanmaz-1013.html

    Ali Şükrü Beyi şehit eden zat kara cahil,katil ama aynı zamanda cesur bir adamdır.Neye hizmet ettiğini bilmemektedir.Kullanılmış ve yok edilmiştir.5816 sayılı yasa meri olduğu sürece bu konu aydınlanamaz. Birazcık beyni olanlar düşünsünler. Ali Şükrü Bey şehit edildikten sonra bu ülkede neler oldu.? 1.Meclis lağvedildi. 2.Lozan kabul edildi. 3.Hilafet kaldırıldı 4.Kemalist diktatörlük kuruldu
    mefkureci – 2012-04-26 07:14:49

    http://www.akasyam.com/kose-yazisi/151/ali-sukru-bey-trabzonda-nicin-hatirlanmaz.html
    Ali Şükrü Bey Trabzon’da niçin hatırlanmaz?
    Pazar, 29 Nisan 2012 12:08

    • Yahya DÜZENLİ
    • Yahya DÜZENLİ
    yahya.duzenli@akasyam.com
    • Yazarın diğer köşe yazıları


    Meclis’te susturulması mümkün olmayan Ali Şükrü Bey, tasarlanmış bir katliâmla ancak susturulabildi! Falih Rıfkı’nın Çankayası’ndaki cümleleriyle “Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğu halde en azılı olanlardan biri idi. 26 yaşında Meclis’e gelmişti.

    Ali Şükrü Bey, asıl bugünlerde hatırlanması ve tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın “İbret, Gayret!” başlığı altında (şehadetinin 27. yılında 1950’de) yazdığı gibi; “Azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman, belki bu hesaplardan birini teşkil edecektir.“ 1980’li, 1990’lı yıllarda TBMM’de onunla ilgili konuşanların, katlinin araştırılması için uğraşan milletvekillerinin başına neler geldiğini biliyoruz.

    Şehirler, kendisini temsil edecek şahsiyetlerle anıldığı gibi, bu şahsiyetler de gittikleri yere şehirlerini taşırlar, temsil ederler, yâni şehirleriyle anılırlar. Son Osmanlı Mebusanında ve devamında Birinci Mecliste Trabzon Mebusu olan Ali Şükrü Bey de bu türden ismi şehriyle bütünleşmiş şahsiyetlerden birisidir.

    Birinci meclisin bu “misyon sahibi” meb’usu (milletvekili)’nun 27 Mart 1923 tarihinde katledilmesinin üzerinden 89 yıl geçti. Neredeyse bir asra yakın bu süre içerisinde, Meclisteki birkaç yakın arkadaşı hariç, kendisiyle aynı düşünceleri paylaşan, aynı grup içinde bulunan milletvekilleri bile, katliamı karşısında sessiz kalmışlardır. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey ve Lazistan Mebusu Mehmet Necati bey hariç, daha önce yanında olan hiçbir arkadaşı vahşice katledilmesinin ardından tek bir kelâm etmemiş, sessizliğe bürünmüşlerdir. Garip bir tecellidir ki yakın arkadaşları olan başta Mehmed Akif, Hasan Basri Çantay, Eşref Edip suskunluklarını hiçbir zaman bozmamışlardır!

    Trabzon’un Boztepesi’ne defnedilen bu şecaat sahibi şahsiyet, ne yazık ki Trabzonlularca da ‘yok’ sayılmış, görmezden gelinmiştir. Hatta kabri yarım yüzyılı geçen bir süre mezbelelik içerisinde bırakılmıştır.

    O; temsil ettiği misyon ve savunduğu “dava”dan taviz vermez tutumuyla kendisini şehadete götürecek kadar gözü kara ve basiret sahibiydi!

    O; 39 yaşında genç ve kâmil bir şahsiyet olarak şehrini temsil için seçildiği gibi, şehadet için de seçilmişti!

    Niçin mi? Onu Üstad Necip Fazıl söylesin:

    “Artık saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakikî kast ve niyetleriyle tezahüre başlayan Millî Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânaları sezdiği ve bu yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! Öldürtmediler, biri öldürttü; bu kimdir??? Şehit Ali Şükrü’yü, arkasından boynuna bir ip geçirtmek, hemen sağ kolunu kırdırtmak ve başına bir balta indirtmek suretiyle öldürten şahıs, bu işde alet olarak Giresun’lu Topal Osman’ı kullanmış; peşinden de aynı derecede korkunç bir tertiple bedbaht aletine ölümü tattırmıştır. Hile ve tertip dehasına bakın siz!”

    Meclis’te susturulması mümkün olmayan Ali Şükrü Bey, tasarlanmış bir katliâmla ancak susturulabildi! Falih Rıfkı’nın Çankayası’ndaki cümleleriyle “Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğu halde en azılı olanlardan biri idi. 26 yaşında Meclis’e gelmişti. Cüretli ve atılgandı. Bir sağlık kanunu tartışmasında: “Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!” diye haykırmıştı.” Falih Rıfkı devam ediyor: “Meclis’te sert çatışmalar oluyordu. Bir defasında Trabzon Milletvekili Ali Şükrü kürsüde konuşan Mustafa Kemal’e ağır sözler söyledi. Birbirlerinin üstlerine yürüdüler. Bu olaya çok sinirlenen Topal Osman bir adamını yollayarak Ali Şükrü’yü konuşmak üzere Çankaya tarafındaki evine çağırır ve karşısındaki iskemleye oturur oturmaz boğdurur…” Tarih: 27 Mart 1923. Cesedi 2 Nisan 1923 günü Çankaya sırtlarında bulunur. Fail-i meçhul değil fail-i malûm ve meşhur bir cinayet !

    Bugün şehadetinin 89. yılında o Trabzon’un Boztepe’sinde münzeviliğini sürdürmekte ve bize o kabrinden (Tıpkı kendi çıkardığı Tan gazetesinde ölümünden iki ay önce yazdığı yazıda sanki bugünleri görür gibi) şöyle seslenmekte:

    “Türkiye’nin maruz bırakıldığı müşkiller, suikastler arkasında hazırlanmış olan felaketlerin dehşeti, şark akvamının bize karşı olan tarihi, ananevi, milli duygularını canlandırdı. Türkiye, hürriyetin, istiklalin bir timsali, istikbalin bir kâfili ve İslam esasâtının, medeniyetinin fedakâr bir muhafızı suretinde bütün dimağlarda teressüm etti… Kökü vicdanlarda, dalları tarihin, ilmin lâyemut simalarında olan bu intibah ağacı elbette yaşayacaktır…”

    O hayatıyla olduğu gibi ölümüyle de hatırlanması ve örnek alınması gereken bir dava adamı, bir şehid! Evet O; hayatı ve davasıyla verdiği mesaj kadar ölümüyle de “büyük mesaj” vermiştir ve vermektedir. Ama hafızasını ve dilini kaybeden bir şehir ne yazık ki onun mesajını okuyamıyor, anlayamıyor! Veya anlamak istemiyor !

    Ali Şükrü Bey, asıl bugünlerde hatırlanması ve tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın “İbret, Gayret!” başlığı altında (şehadetinin 27. yılında 1950’de) yazdığı gibi; “Azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman, belki bu hesaplardan birini teşkil edecektir.“ 1980’li, 1990’lı yıllarda TBMM’de onunla ilgili konuşanların, katlinin araştırılması için uğraşan milletvekillerinin başına neler geldiğini biliyoruz.

    Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey’in cenazesi Ankara’dan Trabzon’a gönderilirken arkadaşı, onun gibi yürekli, cesur Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey kollarını açarak: “Âl-i Trabzon! Sana albayraklı bir gelin gönderiyoruz” demişti. Ali Şükrü Bey’in cenazesini Trabzon’a göndermek üzere orada bulunan Lazistan Mebusu Mehmet Necati Bey de toplanan kalabalığa şöyle hitap ediyordu:

    “Elvedâ ey millet şehidi! Elvedâ ey hürriyet kurbanı! Bugün cismin ebediyen bizden ayrılıyor, aramızda bir aslan gibi, bir timsal-i hamiyet ve şecaat gibi dolaşan o mübarek vücudun bugün bizlere veda ediyor! Fakat mahzun olma! Ruhun nâm-ı mübarekin fenâpezir (ebedî olmayan) dünyada ebedî bir hayat kazandı.

    Ey mübarek hürriyet şehidi ne mutlu sana ki, mezarın vatanın sinesi, milletin kalbi oldu. Sen kendin için ölmedin! Milletin uğrunda, hürriyet uğrunda kendini feda ettin! Milletin yaşaması için sen öldün, hürriyetin payidâr olması için sen can verdin!

    Ey büyük şehid-i hürriyet, o kement sana değildi! O kement milletin boynuna atılmak istenmişti. Sen buna rıza gösterseydin ölmeyecektin!

    Aç kefenini ey mübarek şehid! Bir kere daha o kahraman simanı görelim! Güzel gözlerinden bir kerecik daha olsun kalbinin elemlerini okuyalım. Hakkın lisanı olan mübarek diliniz, bir kerecik daha bize hürriyet ve istiklal ayetlerini okusun!…

    Ey şehid-i hürriyet biz belki günahkârız, belki sana karşı hakkıyla vazifemizi yapamadık. Lakin sen bizi affeyle ve bize huzur-u hakta şefaat et. Senin payene elbette bizim gibi küçük kullar erişemez. Çünkü senin mekânın kalb-i millettir, arş-ı ilâhidir.

    Ey Şükrü’nün matemli diyarı! Ey hüzünler içinde gözyaşı döken fedakar Trabzon! Sizin en kıymetli evladınızın cenazesini size gönderdiğimizden siz de bizi affediniz.”

    Tan Gazetesi’nde 5 Nisan 1923 tarihinde yayınlanan bu hitabenin sonunda gazete şu notu ilâve eder: “Necati Beyefendi bu nutku irad ederken hem kendileri ağlıyor, hem de otomobildeki naaş-ı mübarekin etrafına toplanan bütün Ravli halkı ve şehid-i mağfurla birlikte giden Lazistan ve Trabzon mebusları Ziya Hurşid, Doktor Abidin, Nebizade Hamdi Beyler dahi hüngür hüngür ağlıyor idi…”

    Ali Şükrü Bey’in 1923’teki matemli diyarı, bugün ondan habersiz! O; ölümü göze alan bir dava adamı olarak şehrine “şehadetle” geri döndü ama Trabzon bugün maalesef O’na yüzünü dönemiyor!

    Veya şöyle düşünelim: Tarihimizde benzeri az görülecek malûm bir suikast’le ancak susturulabilen Ali Şükrü Bey’in kabrini bile ziyaret etmekten imtina ederek, ‘bir gören olur, başıma bir şey gelir’ endişesi var oldukça onun kabri önünden geçmeye, ona bakmaya bile yüzümüz olamayacaktır!

    Ali Şükrü Bey’i katleden Topal Osman bunca cürmüne rağmen öldürülüşünün 89. yıldönümünde Giresun’da devlet töreniyle (Vali, Belediye Başkanı, Garnizon Komutanı, Üniversite Rektörü, Emniyet Müdürü, vs. ) bir “kahraman” gibi anılıyor. Anma töreninde konuşan Giresun Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesinin şu sözleri oldukça manidar: “”Dikkatle incelendiğinde kahramanların olayları nasıl yönlendirdiği görülebilir. Bu şekilde kahramanlar yaşadıkları döneme damgasını vururlar. İşte bugün ölümünün 89. yılında andığımız Topal Osman Ağa bu kahramanlardan biridir. Osman Ağa başardığı muazzam işlerle 20. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine damgasını vurmuş ve hayatı günümüze kadar tartışma konusu olmuş eşsiz bir kahramandır..”

    Topal Osman’a bu övgüler karşısında insanın nutku tutuluyor!

    Trabzon’da ise Ali Şükrü Bey’in kabri önünde bütün bir şehir halkı ile birlikte resmî zevat ile üniversiteler, STÖ’ler, vs. herkes suskun.

    Demek ki Ali Şükrü Bey’i anmak ve davasını anlamak bugün bile cür’et, cesaret istiyor! Peki Trabzon Ali Şükrü Bey’e vefa borcunu ne zaman ödeyecek? O’na vefasını ne zaman ve nasıl gösterecek?

    Trabzon bugün futbol takımına sahip çıktığı kadar ne acıdır ki Ali Şükrü Beye sahip çıkamıyor. Hatta yeni nesiller onu hatırlamıyor bile! Niçin? Çünkü hafızasından yakın tarih bilinci silinmiş bir şehrin insanları için o, hatırlanamayan bir şahsiyet olarak şehrin zirvesinde duruyor.

    Önümüzdeki yıl şehadetinin 90. yılını idrak edeceğimiz Ali Şükrü Bey için şimdiden “Mahkeme-i Tarih” çapında bir etkinliğe hazırlanmak, onu bütün yönleriyle ele alıp tanıtmak Trabzon olarak onun aziz hatırasına sahip çıkıldığını gösterecektir.

    Ali Şükrü Bey bugünün siyasilerine gösterilmesi gereken bir “adam” örneğidir. Kendisine Cenab-ı Hak’tan rahmet diliyoruz.

    İlgilenenlere konu ile ilgili okuma kitapları: Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, Kadir Mısıroğlu; Ali Şükrü Bey, İsmail Hacıfettahoğlu; Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi, Ahmet Demirel; Yılların İzi, Mahir İz; Çankaya, Falih Rıfkı Atay; Trabzon’da Muhalefet, İsmail Akbal; Kazım Karabekir Anlatıyor, Uğur Mumcu; Ali Şükrü Bey Cinayeti, Ahmet Kekeç; Birinci Meclis’te Muhalefet, Ahmet Demirel; Birinci Mecliste Muhalefet İkinci Grup, Ahmet Demirel.

    http://www.atauniv.com/forum/archive/index.php/t-10770.html

    Bu yazı Mehmet Akif Gözütok’un araştırması sonucu yazılmış ve arakdaşalrın ihtiyaç duyduğunda okuması için nete verilmiştir..

    Terakkiperver Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Oluşumu

    I. Meclis’teki muhalif hareketin II. Meclis’e de taşınışı, muhalif adı verilen hareket, inkılâpların halkın talepleri ile gerçekleştirilmesinden yana olan demokratik tutumlu vekiller sebep olmuştur.İlk başalrda normal karşılanabilecek konualrda muhalif olan verkiller ilerleyen dönemlerde bir çok konuda ititraz etmeye başlar.Başkumandanlık Kanunu(1)’nun uzatılmasıyla meclisteki ilk anlaşmazlık baş gösterir. Lozan’a gidecek heyetin belirlenmesinden sonra da bu anlaşmazlık iyice belirginleşmeye başlar. Rauf Bey’in gitmesinin daha uygun olacağını düşünen muhaliflerin karşıt sesleri iyice yükselir ki İsmet Paşa’nın Lozan’a gitmesine muhalif olanlar Lozan’da cesur davranılmasından yanaydı. Tartışmalar mecliste tansiyonu artırmıştı. Mesela, 5 Mart’taki bir oturum sırasında İsmet Paşa’ya karşı yapılan eleştirileri bizzat cevaplandıran Mustafa Kemal Paşa’ya Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in müdahale etmesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa’nın elleri ceplerinde Ali Şükrü Bey’in üzerine yürümesi I. ve II. Gurubu karşı karşıya getirmiş ve kavga güçlükle önlenmiştir.(2) Tartışmalar bunlarla sınırlı değildir. Cumhuriyet’in ilan tarzına ve cumhurbaşkanına verilen yetkilerle ilgili tartışmalar hem Meclis’te hem de basında yer alması ve bu arada Cumhuriyetin ilanını İstanbul’da gazetelerden öğrenen Rauf Bey’in İstanbul’da Halife ile görüşmesi de Meclis’te sert bir şekilde eleştirilmiştir.Lozan Antlaşması’nın onaylanması, Cumhuriyet’in ilan edilmesi, halifeliğin kaldırılması, 1924 Anayasası’nın kabul edilmesi vb. olayalr derken, böylece Meclis üyeleri arasında bariz görüş ayrılıkları görülmeye başlandı. Meclisteki tartışmalar grupları iyiden iyiye belirginleştirmiş, özellikle yapılan inkılâplar ve zemini oluşturulan inkılâplar konusunda ikinci grup ile iktidar sürekli akrşı karşıya gelmeteydi. Muhalefet konusu daha çok inkılâpların şekli ve zamanı konularında ortaya çıkıyordu. Zamanla daha da belirginleşen bu muhalefet grubu, kendilerinin de mensubu bulundukları Halk Fırkası’nın icraatlarını sert bir şekilde eleştirmeye başlar. Bu icraatları benimsemeyen kişiler Halk Fırkası içerisinde yer almayı da uygun bulmuyorlar ve istifa etmeyi düşünüyorlardı.Millî Mücadele’nin liderlerinden Kazım Karabekir Paşa anılarında şöyle demektedir: “Tıpkı Cumhuriyetin İlanı’nda olduğu gibi, Hilafetin lağvı ve hanedanın hudut dışı edilmesi kararı da birkaç kişi arasında kararlaştırılıyor ve Halife, benim mıntıkamda olmasına rağmen bana bu hususta bir haber dahi verilmiyordu.”(3) Halifeliğin kaldırılmasından sonra Meclis’teki muhalefet fırkalaşmaya doğru gitmiştir. Hatta Ekim 1924’te gazetelerde bir muhalif fırkadan bahsedilmektedir. “Muhalefetin oluşması ve partileşmesinde en büyük unsur ülkede, diktatörlüğe doğru bir gidiş olduğu yolundaki inançtı. Mustafa Kemal Paşa’nın ve fırka ileri gelenlerinin artan nüfuzu, parti üyelerinden bazılarının memnuniyetsizliğine yol açmıştı. Bunun sonucu olarak da kurulmakta olan otoriteye sınır çizilmesi ihtiyacı doğuyordu.(3) Bu arada yeni fırkanın adının Cumhuriyet’le başlayacağını öğrenen Halk Fırkası, Kütahya Mebusu Recep Bey’in teklifi üzerine 10 Kasım 1924’te Halk Fırkası’nın başına “Cumhuriyet” kelimesini ekleyerek CHF adını almıştır.
    Zafer sonrası gidişattan memnun olmadıkları ve şahsen politikada etken olamadıkları intibaını taşıdıkları için Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan ayrılan bu grup, 1924 Anayasası’nın çok partili rejime geçmesine imkân tanımasından da – en azından engellememesinden de- istifade ederek partiyi kurmaya akrar veririler.
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına yol açan diğer önemli olayalrdan biri de 20 Ekim 1924 tarihinde Menteşe milletvekili Esat Efendi’nin Mübadele İmar ve İskan Vekili Refet Bey’e yönelttiği soru önergesi ve beraberindeki gelişmeler olmuştur. 26 Ekim 1924’de de Kâzım Karabekir Paşa. “ordunun geliştirilmesi için verdiği raporların göz önüne alınmadığını” ileri sürerek milletvekilliği görevine döneceğini bildirerek ordu müfettişliğinden istifa etmiştir. Onu 30 Ekim 1924 tarihli istifasıyla Ali Fuat Paşa izlemiştir. 8 kasım 1924’de hükümet için yapılan güven oylamasında, Hükümet 19 güvensizlik oyuna karşılık 148 oyla güvenoyu almış ve 41 milletvekili de oylamaya katılmamıştır. Bu olaylar üzerine Hükümete güvensizlik oyu verenlerin Halk Fırkasında kalamayacağı söyleniliyor ve yeni bir partinin kurulmasına kesin gözüyle bakılıyordu.Mustafa Kemal Paşa, demokratik düzenin kurulmasını, istediğinden, yeni Partinin kuruluşundan memnun olmuştur. Yeni parti için; “Bırakınız, karşımıza çıksınlar, memleket işlerini münakaşa edelim ve bizim Meclisimizde de iki parti olmalı, hükümeti denetleme sistemi kurulmalı ve medeni ülkelerin parlamentolarına benzemeliyiz”(5) diyordu. Fırka, Mecliste hayli asabi bir hava içinde doğmuş, müzakerelere katılmış, hükümetten çeşitli sorunlar hakkında bilgi istemiştir.Bu gelişmeler sonunda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 17 Kasım 1924 günü resmen kurulmuştur.

    Terakkiperver Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Politikalrı

    Millî Mücadele sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında ilk halkayı teşkil eden bu kişiler tarafından kurulan TCF; muhalefet kontrolü olmaksızın bütün kuvvetlerin Meclis’te toplanmasını otoriter bir idare doğuracağı düşüncesini taşıyordu. Bu sebeple parti, Meclis’te tesirli bir muhalefet yaparak demokratik bir denge kurmak amacıyla cumhuriyet dönemi siyasî tarihinde kurulmuş ilk muhalefet partisidir. Yeni partinin başkanı Kazım Karabekir, ikinci başkanı Rauf (Orbay) Bey, genel sekreteri Ali Fuat (Cebesoy) olmuştur.
    Cumhuriyet yönetimini yaşatmak ve geliştirmek politikasını takip edeceğini belirten TCF’nin programında;
    *Egemenliğin halkta bulunduğu,
    *Liberalizm ve demokrasinin benimsendiği,
    *Anayasanın halkın isteği doğrultusunda değiştirilebileceği,
    *Din ve inançlara saygılı olduğu, ve idarî yönden de yerinden yönetimin gerçekleşmesi esasının benimsendiği,
    *Eğitimde terbiyenin esas tutulacağı,
    *Meslekî teşkilatlanmanın yurt genelinde yaygınlaştırılacağı,
    *İstanbul’un yeniden ekonomik merkez yapılacağı,
    *Cumhurbaşkanının seçimden sonra milletvekilliği ile ilişiğinin kesileceği,
    *Yabancı sermayenin destekleneceği, belirtilmiştir.

    TCF’nin program ve nizamnamesi incelendiğinde; ferdî hürriyetlere taraftar, din düşüncesine ve inançlara saygılı bir tavır aldığı görülür. Cumhuriyet rejimi, liberalizm ve demokrasi yeni partinin kabul ettiği temel prensiplerdir. İktidar olmak için değil de sadece iktidarla muhalefetin yan yana çalışmasını temin etmek amacıyla kurulduğu iddia edilen TCF Meclis’te çok asabî bir ortamda doğmuştur. Hükûmetle fırka üyeleri arasında çok sert tartışmalar meydana gelmiştir. TCF yaklaşık 7 ay süren siyasî hayatı boyunca oldukça geniş taraftar kitlesine sahip olduğu söylenebilir.
    TCF mecliste küçük bir orana sahip olmasına rağmen birkaç hususta etkisini kısa zamanda göstermeye başlamıştır. TCF ve İstanbul basını İsmet Paşa Hükümeti’ne karşı sürekli eleştirilerde bulunmaktadır. Başbakan, İstanbul’un ancak sıkıyönetim ile idare edilebileceği görüşüyle, hükümete bu yetkinin Meclis tarafından verilmesini isteyecektir. Ancak bu teklif daha parti grubunda reddedilmiştir. Bunun üzerine İsmet Paşa 21 Kasım’da istifa etmiştir. Başbakan Fethi Bey olur. Çok gergin bir ortamda asabi şartlar içinde kurulan parti, Meclis tartışmalarında oldukça çetin mücadeleler vermiş, ancak azınlıkta olduğu için pek başarılı olamamıştır. Bu arada bağımsız olan ve Terakkiperverlere yakınlığı bilinen Halit Paşa’nın da Meclis koridorunda vurulması durumu iyice gerginleştirmiştir.

    Şeyh Sait İsyanı’ı ve Takrîr-i Sükûn

    Şubat 1925’te Ergani’nin Eğil Bucağı’na bağlı Piran Köyü’nde, haklarında tutuklama kararı bulunan Şeyh Sait’in adamlarından 12 kişinin jandarmaya teslim olmayıp ateş açmalarıyla Şeyh Sait İsyanı başlamıştır. Kısa sürede yayılan olaylar üç aydan fazla devam etmiştir. 13 Şubat’taki olaydan sonra Şeyh Sait’in adamları 16 Şubat’ta Genç’in merkezi Darahni’yi yağmalarlar. Daha sonra üç gruba ayrılan asiler, 21 Şubat’ta bir alayı geri çekilmek zorunda bırakıp Yarbay Cemil Bey komutasındaki başka bir Süvari Alayını da pusuya düşürerek esir almışlardır. Bundan sonra Elazığ’a girip şehri yağmalamışlar ve Muş’u alıp Erzurum’a doğru harekete geçmişlerdir. Diyarbakır’a saldırdıktan sonra ilk kez 8 Mart’ta geri çekilmeye başlamışlardır. Sonunda Şeyh Sait ve isyanın ileri gelenleri 15 Nisan’da teslim olmuşlardır. İsyan Mayıs ayının sonuna kadar da tam olarak bastırılmıştır.Şeyh Sait isyanıyla TCF’nin dolaylı olarak ilişkisi olduğu düşünülmüştür. Buna sebep olan parti programındaki “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkar ve itikadat-ı diniyeye hürmetkârdır” maddesidir ki bir irtica hareketi olan Şeyh Sait isyanını körükleyen sebep gibi yorumlanmıştır.Yani demokrasi hareketi vurularak zemini atılan inkılapların önüne engel olabilecek her türlü sebep ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.İsyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilir. Buna rağmen CHF içindeki bazı mebuslar Fethi Bey’i sert müdahale etmemekle suçlar. Fethi Bey, sıkıyönetimin doğu illerini kapsamasının yeterli olduğunu düşünürken İsmet Paşa önderliğindeki radikal kanat ise tüm Türkiye’yi kapsaması gerektiğini düşünür. Bu baskıların sonucunda Fethi Bey, Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey, Adnan Bey ve Halide Edip Hanım’ı başbakanlığa çağırarak şunları söylemiştir: “Size fırkanızı kendi kendinize dağıtmanızı beni tebliğe memur ettiler. Dağıtmazsanız istikbali çok karanlık görüyorum. Kan dökülecektir.” Kazım Karabekir de şu cevabı verir: “Kanun dairesinde fırka teşkil etmek elimizdedir fakat bunu dağıtmak elimizde olmayan bir şeydir. Hükümetsiniz. Her nevi kuvvetiniz, türlü vasıtalarınız vardır. Fırkamızı behemehal dağıtmak arzu ediyorsanız onu yapmak elinizdedir”(4). Fethi Bey, CHF içindeki baskılara dayanamaz ve istifa ederek 11 Mart’ta Paris büyükelçiliğine atanarak mebusluktan ayrılır. 3 Mart günü hükümeti kurma görevi İsmet Paşa’ya verilir ve yeni hükümet 2 çekimser, 23 redde karşı 154 oyla güvenoyu alır. Şeyh Sait İsyanı ile ilgili İsmet Paşa hükümetinin aldığı ilk tedbir, güvenoyu aldığı gün TBMM’den bir Takrir-i Sükûn Kanunu(*) çıkarmak ve İstiklâl Mahkemelerini kurmak olmuştur.
    Muhalife basının TCF ile ilişki içinde olduğunu ve Şeyh Sait İsyanı’nın çıkmasının müsebbibinin İstanbul basınının telkinleri olduğunu düşünen Recep Bey şöyle söylemektedir:
    “… işte biz bu yılan yuvalarını tahrip etmek ve susturmak azmindeyiz. Bunları ezmedikçe vatan bir gün rahat etmeyecektir… Eldeki kanunlarla, bu tahrik vasıtalarını nerede ise arayıp bulacak ve seslerini boğacağız. Bu yılanlar ve zehirli yuvalar kanun kuvvetiyle dezenfekte edilmedikçe memleketin rahat yüzü görmesi ihtimali yoktur.(5)
    6 Mart’tan itibaren bağımsız basının susturulması ve yasama döneminin 20 Nisan’da sona ermesi ile hükümetin faaliyetleri üzerindeki iki denetim aracı da ortadan kalkacaktır. İlk denetim aracı olan basın camiasından 6 Mart’ta Bakanlar Kurulu kararıyla 6 gazete (Tevhid-i Efkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşad, Aydınlık ve Orak Çekiç), ertesi gün de Adana’da Toksöz kapatılmıştır. 9 Mart’ta 5 gazete (Sada-yı Hak (İzmir), İstikbal (Trabzon), Kahkaha (Trabzon), Presse du Soir (İstanbul), Sayha (Adana)),15 Nisan’da Tanin süresiz kapatılır. Bu arada pek çok gazeteci de İstiklal Mahkemelerinde yargılanır ve hüküm giyer.

    6 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükun Kanunu’nun yürürlüğe konması ve İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti yeni bir döneme girdi. Mayıs ayında Ankara İstiklal Mahkemesi, hükümete TCF’yi kapatma teklifi götürdü ve 5 Haziran 1925 tarihinde partinin kendisi olmasa da bütün büroları kapatıldı. Partinin ardından vekillerin cezalandırılması gündeme alındı ve ardından uygulandı.1926 yılında Mustafa Kemal’e İzmir’de düzenlenen suikast girişim, Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal dışındaki mimarlarının sonunu getirdi. Suikastın ardından, dokunulmazlık hakları hiçe sayılan 21 TCF milletvekili tutuklandı. uzun bir yargılama süreci sonucunda 6 milletvekili İzmir’de asılarak idam edildi. Asılan 6 kişi arasında, Mustafa Kemal’in uzun yıllar arkadaşlık etmiş olduğu yaveri Arif Bey de vardı.Suikastin planlayıcısı olduğu iddia edilen Rauf (Orbay), 10 yıl hapse mahkum edildi. Ancak yargılamanın asıl amacının ne olduğunu önceden anlayan Rauf (Orbay), yargılama başlamadan önce yurt dışına çıkar. Diğer TCF kurucularıyla benzeri bir muameleye maruz kalan Kazım Karabekir ise, 10 sene sürekli takip ve gözaltında tutulur Halkın nazarında ciddi bir itibara sahip olan Kazım Karabekir gibi paşaların, asılmamış olmalarını muhtemel bir halk tepkisine borçlu oldukları söylenebilir.(6)

    Kaynaklar ve Açıklamalar

    (1)5 Ağustos 1921’de çıkarılan ve TBMM’nin yetkilerini üç ay süreyle TBMM başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya veren kanundur.Kanunun çıkarılma gerekçesi 1921 yılının temmuz ayı ortalarında yunan kuvvetlerinin ileri harekata girişerek Eskişehir-Afyon hattı’nı yarmaları ve TBMM ordularının geri çekilmek zorunda kalmasıdır. Mustafa Kemal Paşa, kanunun verdiği yetkiye dayanarak Tekalif-i Milliye kararlarını çıkarmıştır. Kanunun yürürlüğü daha sonra defalarca uzatılmıştır.

    (2) Daha sonra Ali Şükrü Bey, 27 Mart’ta Çankaya Millî Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman tarafından öldürülmüştür

    (3) Prof. Dr. Nurettin Güz ,”Cumhuriyetin İlanına Basının Bakışı”, Selçuk İletişim, 1, 3-12, Temmuz 1999

    (4)Kemal Gözler, “Cumhuriyet ve Monarşi, Türkiye Günlüğü, Sayı 53, Kasım-Aralık 1998, s.27-34.

    (5)M. Şükrü Hanioğlu, 23.07.2005, “Asırlık bir ideolojinin yıldönümü”

    (6)Ergün Özbudun, Atatürkçü Düşünce El Kitabı, Ankara 1995, Atatürk ve Demokrasi

    (*) CHF’nin isteği doğrultusunda çıkarılan 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu:
    a- İrticaa, isyana ve memleketin sosyal düzenini huzur ve sükûnunu, emniyet ve asayişini bozmağa sebep olacak her türlü teşkilat ve tahrikâtı teşvik ve teşebbüs ve yayınları; Hükümet, Cumhurreisinin tasdikinden sonra re’sen ve idareten yasak etmeye mezundur. İşbu fiilleri işleyenleri Hükümet İstiklal Mahkemelerine verebilir.
    ________________________________________
    Powered by vBulletin™ Copyright © 2013 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
    Atauniv.com Forumları
    http://www.atauniv.com/forum/archive/index.php/t-10770.html

    li Şükrü Bey Trabzon’da niçin hatırlanmaz?
    Pazar, 29 Nisan 2012 12:08

    • Yahya DÜZENLİ
    Meclis’te susturulması mümkün olmayan Ali Şükrü Bey, tasarlanmış bir katliâmla ancak susturulabildi! Falih Rıfkı’nın Çankayası’ndaki cümleleriyle “Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğu halde en azılı olanlardan biri idi. 26 yaşında Meclis’e gelmişti.

    Ali Şükrü Bey, asıl bugünlerde hatırlanması ve tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın “İbret, Gayret!” başlığı altında (şehadetinin 27. yılında 1950’de) yazdığı gibi; “Azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman, belki bu hesaplardan birini teşkil edecektir.“ 1980’li, 1990’lı yıllarda TBMM’de onunla ilgili konuşanların, katlinin araştırılması için uğraşan milletvekillerinin başına neler geldiğini biliyoruz.

    Şehirler, kendisini temsil edecek şahsiyetlerle anıldığı gibi, bu şahsiyetler de gittikleri yere şehirlerini taşırlar, temsil ederler, yâni şehirleriyle anılırlar. Son Osmanlı Mebusanında ve devamında Birinci Mecliste Trabzon Mebusu olan Ali Şükrü Bey de bu türden ismi şehriyle bütünleşmiş şahsiyetlerden birisidir.

    Birinci meclisin bu “misyon sahibi” meb’usu (milletvekili)’nun 27 Mart 1923 tarihinde katledilmesinin üzerinden 89 yıl geçti. Neredeyse bir asra yakın bu süre içerisinde, Meclisteki birkaç yakın arkadaşı hariç, kendisiyle aynı düşünceleri paylaşan, aynı grup içinde bulunan milletvekilleri bile, katliamı karşısında sessiz kalmışlardır. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey ve Lazistan Mebusu Mehmet Necati bey hariç, daha önce yanında olan hiçbir arkadaşı vahşice katledilmesinin ardından tek bir kelâm etmemiş, sessizliğe bürünmüşlerdir. Garip bir tecellidir ki yakın arkadaşları olan başta Mehmed Akif, Hasan Basri Çantay, Eşref Edip suskunluklarını hiçbir zaman bozmamışlardır!

    Trabzon’un Boztepesi’ne defnedilen bu şecaat sahibi şahsiyet, ne yazık ki Trabzonlularca da ‘yok’ sayılmış, görmezden gelinmiştir. Hatta kabri yarım yüzyılı geçen bir süre mezbelelik içerisinde bırakılmıştır.

    O; temsil ettiği misyon ve savunduğu “dava”dan taviz vermez tutumuyla kendisini şehadete götürecek kadar gözü kara ve basiret sahibiydi!

    O; 39 yaşında genç ve kâmil bir şahsiyet olarak şehrini temsil için seçildiği gibi, şehadet için de seçilmişti!

    Niçin mi? Onu Üstad Necip Fazıl söylesin:

    “Artık saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakikî kast ve niyetleriyle tezahüre başlayan Millî Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânaları sezdiği ve bu yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! Öldürtmediler, biri öldürttü; bu kimdir??? Şehit Ali Şükrü’yü, arkasından boynuna bir ip geçirtmek, hemen sağ kolunu kırdırtmak ve başına bir balta indirtmek suretiyle öldürten şahıs, bu işde alet olarak Giresun’lu Topal Osman’ı kullanmış; peşinden de aynı derecede korkunç bir tertiple bedbaht aletine ölümü tattırmıştır. Hile ve tertip dehasına bakın siz!”

    Meclis’te susturulması mümkün olmayan Ali Şükrü Bey, tasarlanmış bir katliâmla ancak susturulabildi! Falih Rıfkı’nın Çankayası’ndaki cümleleriyle “Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğu halde en azılı olanlardan biri idi. 26 yaşında Meclis’e gelmişti. Cüretli ve atılgandı. Bir sağlık kanunu tartışmasında: “Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!” diye haykırmıştı.” Falih Rıfkı devam ediyor: “Meclis’te sert çatışmalar oluyordu. Bir defasında Trabzon Milletvekili Ali Şükrü kürsüde konuşan Mustafa Kemal’e ağır sözler söyledi. Birbirlerinin üstlerine yürüdüler.
    Bu olaya çok sinirlenen Topal Osman bir adamını yollayarak Ali Şükrü’yü konuşmak üzere Çankaya tarafındaki evine çağırır ve karşısındaki iskemleye oturur oturmaz boğdurur…” Tarih: 27 Mart 1923. Cesedi 2 Nisan 1923 günü Çankaya sırtlarında bulunur. Fail-i meçhul değil fail-i malûm ve meşhur bir cinayet !

    Bugün şehadetinin 89. yılında o Trabzon’un Boztepe’sinde münzeviliğini sürdürmekte ve bize o kabrinden (Tıpkı kendi çıkardığı Tan gazetesinde ölümünden iki ay önce yazdığı yazıda sanki bugünleri görür gibi) şöyle seslenmekte:

    “Türkiye’nin maruz bırakıldığı müşkiller, suikastler arkasında hazırlanmış olan felaketlerin dehşeti, şark akvamının bize karşı olan tarihi, ananevi, milli duygularını canlandırdı. Türkiye, hürriyetin, istiklalin bir timsali, istikbalin bir kâfili ve İslam esasâtının, medeniyetinin fedakâr bir muhafızı suretinde bütün dimağlarda teressüm etti… Kökü vicdanlarda, dalları tarihin, ilmin lâyemut simalarında olan bu intibah ağacı elbette yaşayacaktır…”

    O hayatıyla olduğu gibi ölümüyle de hatırlanması ve örnek alınması gereken bir dava adamı, bir şehid! Evet O; hayatı ve davasıyla verdiği mesaj kadar ölümüyle de “büyük mesaj” vermiştir ve vermektedir. Ama hafızasını ve dilini kaybeden bir şehir ne yazık ki onun mesajını okuyamıyor, anlayamıyor! Veya anlamak istemiyor !

    Ali Şükrü Bey, asıl bugünlerde hatırlanması ve tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın “İbret, Gayret!” başlığı altında (şehadetinin 27. yılında 1950’de) yazdığı gibi; “Azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman, belki bu hesaplardan birini teşkil edecektir.“ 1980’li, 1990’lı yıllarda TBMM’de onunla ilgili konuşanların, katlinin araştırılması için uğraşan milletvekillerinin başına neler geldiğini biliyoruz.

    Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey’in cenazesi Ankara’dan Trabzon’a gönderilirken arkadaşı, onun gibi yürekli, cesur Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey kollarını açarak: “Âl-i Trabzon! Sana albayraklı bir gelin gönderiyoruz” demişti. Ali Şükrü Bey’in cenazesini Trabzon’a göndermek üzere orada bulunan Lazistan Mebusu Mehmet Necati Bey de toplanan kalabalığa şöyle hitap ediyordu:

    “Elvedâ ey millet şehidi! Elvedâ ey hürriyet kurbanı! Bugün cismin ebediyen bizden ayrılıyor, aramızda bir aslan gibi, bir timsal-i hamiyet ve şecaat gibi dolaşan o mübarek vücudun bugün bizlere veda ediyor! Fakat mahzun olma! Ruhun nâm-ı mübarekin fenâpezir (ebedî olmayan) dünyada ebedî bir hayat kazandı.

    Ey mübarek hürriyet şehidi ne mutlu sana ki, mezarın vatanın sinesi, milletin kalbi oldu. Sen kendin için ölmedin! Milletin uğrunda, hürriyet uğrunda kendini feda ettin! Milletin yaşaması için sen öldün, hürriyetin payidâr olması için sen can verdin!

    Ey büyük şehid-i hürriyet, o kement sana değildi! O kement milletin boynuna atılmak istenmişti. Sen buna rıza gösterseydin ölmeyecektin

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 5

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız