28 ŞUBAT’IN HESABI ELBETTE SORULMALI

Beş yıl taşımış olduğum siyah ilkokul üniformasından sonra lacivert pantolon, ceket, siyah kravat ve bunları tamamlayan açık mavi gömlekle artık orta birinci sınıfa başlayan bir öğrenciydim. Yeni üniformanın da vermiş olduğu havayla biraz daha kendime güvenim gelmişti. Artık ders kitaplarımı o koca koca çantalarda değil koltuğumun altında taşıyordum. Biraz da yürüyüşüm afralı tafralı olmaya başlamıştı. Çok parlak bir öğrenci olmasam da durumu kurtaracak kadar derslere ilgi gösteriyordum.

Günün birinde Türkçe-Edebiyat dersi sınavına girmiş, kendimce de iyi bir not bekliyordum. Sonuçlar açıklandı. Çok iyi beklediğim sınavdan 10 üzerinden 6 almıştım. Parmağımı kaldırıp “sınav kağıdıma bakmak istediğimi, zira aldığım notdan daha yüksek bir not beklediğimi“ söyledim. Ders hocamız beni öyle bir süzdü ki etrafımdaki arkadaşların yüzüne “Acaba bir suç mu işledim?“ diyerek anlamsız anlamsız baktım. Onlar da bakışlarıyla “6 neyine yetmiyor. Bu adama itiraz edilir mi? Şimdi senin sonun geldi arslanım“ der gibiydiler. Evet benim sonum gelmişti. Hocamız önce ceketini, sonra saatini çıkardı, daha sonra da gömleğinin kolunu dirseğine kadar katladı. Bu hareketler bana atacağı dayağın süresinin uzun olacağına da işaret ediyordu. Beni yanına çağırdı. En arka sırada oturduğum için dayağı biraz daha geciktirmek için adımlarımı yavaş yavaş atarak ön tarafa doğru yürümeye başladım. Yanına geldiğimde küçük kıyametim başlamıştı. 60 kişilik sınıfımız 90 dakikalık dersin yarısını benim yediğim dayağı izleyerek geçirmişti. Aldığım darbeler o kadar şiddetliydi ki sınıfın bir ucundan diğer ucuna kaç kere gidip geldiğimizi hatırlamayacak kadar şuurumu kaybetmiştim. Dayağın sonunda bana “Şimdilik bu kadar yeter. Sanma ki sana acıdığımdan bırakıyorum. Ellerim acımasıydı biraz daha devam edecektim“ demişti. Elleri acımamış olsaydı dersin tamamını beni döverek geçirecekti. Çaresiz bir şekilde yerime geçip oturdum. Herkesin gözü benim üzerimdeydi. Aldığım darbelerin acısı dayanılmaz olsa da korkudan sesimi çıkaramamıştım. Neydi bu insanı bana karşı bu kadar sinirlendiren, kontrolden çıkartan şey? Bir öğrenci sınav kağıdına itiraz ettiği için böyle bir muameleye muhatap olabilir miydi? Bu sorunun cevabı itiraza tahammül edemeyen bir gelenek içerisinde yetişmiş olmasıydı.

Ne o gün eve gittiğimde ne de bugüne kadar, üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, yediğim dayağı anneme ve babama anlatamadım. Anlatsam ne olacaktı ki? Onlar da “Hocanın vurduğu yerden gül biter“ kültürü içinde yetişmişlerdi. “Elbette bir suç işledin ki öğretmen de sana bu cezayı verdi“ diyeceklerdi. Belki bir 45 dakika da onlar dayak atarak 90 dakikanın diğer yarısını tamamlayacaklardı. Hocamız da bu şekilde anne ve babamın eliyle muradına ermiş olacaktı.

Aylarca sınıfımda arkadaşlarımın yüzüne bakamadım. Sadece en yakınımdaki bir kaç arkadaşla konuşuyor, onlarla da çok fazla yüz yüze gelmemeye çalışıyordum. Gururum incinmiş, onurum ayaklar altına alınmıştı. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu olayın bende bırakmış olduğu izleri hala silemedim. Okulumuzda terör estiren Türkçe-Edebiyat öğretmenimiz bu hareketinden ötürü hiç bir cezai işlemle karşılaşmadı. Ve eminim bu olaydan sonra da sayısını bugün kendisinin dahi hatırlamayacağı yüzlerce vukuat işledi. Kendisi de emindi ki işlemiş olduğu suçlar hiçbir zaman cezalandırılamayacaktı.

Okulumuzda terör estiren bu öğretmenle, Türkiye’de milli iradenin üzerinde baskılar kuran, darbeler yapan İttihat ve Terakki zihniyeti aynı gelenekten gelmekteydi. Makro ve mikro alemde gerçekleştirilen bu zulmün sonu bir gün gelecekti. Gelmeliydi de. Çünkü milyonlarca insanın hayatını bu süreç kabusa çevirmişti.

Üniversite’de akademisyen olan bir tanıdığım dersine başörtülü bayanların girmesine izin verdiği için sözleşmesi uzatılmamış, mağdurlar kervanına ailesiyle birlikte o da katılmıştı. Günün birinde bu tanıdığımın ilkokul 4. sınıfa giden kız çocuğuna kendisine saat alması için cüzi miktarda para göndermiştim. Bana “Eğer saati bahane ederek para vermek istiyorsan paranı tekrar göndermek istiyorum. Komşularımız da farklı bahanelerle bize para vermek istiyorlar“ diye mektubunda yazmıştı. Cevabını okuduğumda içim sızlamış, bir şeyler yapamanın vicdan azabını yaşamıştım. O yaşta saklambaç, körebe, köşe kapmaca gibi oyunlar oynaması gereken bu kızcağız babasının işten çıkarılması sonucunda ailesinin içine düştüğü durumun savunmasına geçmişti.

Başka bir gün halini hatırını sormak için hocamızı aradığımda kendisi evde olmadığı için telefona eşi çıkmış “Aramızda kalsın. Hocan Kıbrıs’ta özel bir üniversite’yle anlaştı“ demişti. Aramızda kalsın demesinin sebebi eşini üniversiteden attıran Batı Çalışma Grubu’nun işlerine tekrar müdahale etmelerinden endişe duymasıydı. Endişesinde de sonuna kadar haklıydı.

Asli vazifesi milletin güvenliğini korumak olan ordumuza hakim zihniyet milletin bir numaralı tehdit unsuru olmuştu. Bunca insanın hayatını karartan bu çete yavaş yavaş içeri alınıyor. Hepsi de yaptıklarının hesabını kanun önünde verecekler. Çevik Bir’in gözaltına alındığı gün artık zalimlerin yaptıkları zulmün yanlarına kar kalmayacağına yavaş yavaş millet olarak ikna olmaya başladık. Dönemin en kudretli paşası ceza evine gireceği kesinleşince “Bu günleri de mi görecektik” demiş. Geç bile kalındı. 28 Şubat ve diğer darbelerin failleri yürekli savcılar, adil hakimler eliyle en ağır cezalara çarptırılmalı. Çarptırılmalı ki bu aziz milletin onuru ve gururu bir daha incinmesin, ayaklar altına alınmasın…

Emrullah Köker

Kırıkkale doğumlu. Almanya'da Freiburg üniversitesinde Tarih Sosyoloji mezunu. Emrullah KÖKER TEKDER İstanbul Şube, EBSDER gibi sivil toplum kuruluşlarında görev almaktadır.

28 ŞUBAT’IN HESABI ELBETTE SORULMALI” için 3 yorum

  • 28/05/2012 tarihinde, saat 22:28
    Permalink

    Yazini bastan sona kadar kesintisiz okudum ve ortak düsünceleri paylasmadigimiz bir noktada yok.Hayatin kücük bir kesitine yansiyan büyük bir acisini cok güzel bir sekilde ibraz etmissin emegine karsilik nacizane tesekürümü sunmak istiyorum.Bence ise o Bati calisma gurubunun amac ve sonuclarina,aykirilik göstermeyen düzenin cocuklari hala islerini en güzel sekilde göstermektedirler.Malumunz bir Roboski(Uludere)olayi oldu ve bu olayda simdiki düzenin cocuklari 34 Yurttasin basina bombalar yagdirdilar ve buda yanlarina simdilik kar kaldi.Bu olayla yazin arasindaki tek fark direk sonucu oldu.Bunun hakkindada uygun bir yazi kaleme almani temenni ederim. SAYGILAR

    Yanıtla
  • 29/05/2012 tarihinde, saat 12:56
    Permalink

    Bir insanın başından geçen olayları güncel konularla harman edip sunması okurların tabii ki daha bir ilgiyle yazıyı okumasını sağlıyor.
    Yazarımızın önceki yazılarına baktığımda bu yazıda biraz çizgisinin dışına çıktığını veya aslına dönüp böyle yazması gerektiğini görebiliyoruz. Keza yazılan yazılar çok fazla yazarın kendi yaşantısının etrafında dönmesi okura bir süre sonra okudukları masal hissi uyandırabilir. Ama her halükarda yazılarını usandırmadan okutabiliyor, kesintisiz okuyabiliyoruz, yazılarının devamını diliyoruz…..Sevgiler…

    Yanıtla
  • 29/05/2012 tarihinde, saat 17:29
    Permalink

    Size sonuna katılıyorum. Burada anlatmış olduğunuz konuya benzer bi olayda benim başıma geldi ve branşı ıngilizce bile olmayan,ingilizce öğretmenliği yapan veteriner bir sahsiyetten aynı şiddete maruz kaldığım için beni de kendisine karşı düşman etti ve ingilizce dersine de antipati oluşmasına sebep oldu. böyle insanların çok ağır bir şekilde cezalandırılmasını bütün kalbimle temenni ediyorum. Yazilarinizi yakından takip ediyorum ve devamını bekliyorum. SAYGILAR…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız