“BAL” ÜZERİNE

Yönetmen Semih KAPLANOĞLU’na Berlin Film Festivalinde Altın Ayı ödülünü getiren “Yusuf Üçlemesi”nin son filmi olan “Bal” bu üçlemenin kahramanı Şair Yusuf’un çocukluğunu aydınlatır.

Onun dünyaya bakışını biçimlendiren tabiata dayalı ayrıntılara, babasına, babasıyla aralarındaki özel bağa, sade ve sahici evine götürür izleyiciyi. O evdeki ilişki biçimleri, yoksulluğun izleri; dayanışma, çalışkanlık ve ritme dayanan huzur, kahramanın geleceğini işaret etmektedir. Bu işaret etme biçiminin şiirle akrabalığı da ilk iki filmdeki gibi dikkat çeker.

Küçük bir oğlandır Yusuf. Diğer Yusuflardan başkadır. Çünkü babası Yakup’tur. Yakup’un oğlu Yusuf kime benzeyebilir ki. İçinde yaşadığı ormana benzer belki. Orman gibi sırlara sahiptir, hiç yapaylaşmamış, kirlenmemiş renkleri ve sesleri vardır.

Babasından başka kimseyle konuşmayan Yusuf, okumayı öğrendiği halde bunu da babasından başka, okuldaki öğretmeni dâhil kimseye göstermez. Bu yüzden de sınıfta kurdele en son onun yakasına mecburiyetten takılır. Çünkü yakalara takılan kırmızı kurdeleler, onu küçücüklüğüne rağmen, ilgilendirmez.

Arkadaşlarını bir arkadaş gibi değil, uzakta duran bir ağaç gibi izler. Onlardan ayrılmıştır. Onu ayıran şey, derin dünyasıdır. İşte bu derin dünya, içinde yaşadığı ormanın derinlikleri ile örtüşür. Film sanki bize hem Yusuf’u hem bir Karadeniz ormanını anlatır.

Filmde iyilik, çocuk masumiyeti üzerinden işlenirken gerçekten uzaklaşılmamış. Yusuf’u gerçeğe bağlayan, onu normal bir insan yapan küçük bir yaramazlığı anlatılır ki bu yaramazlık da arkadaşının ince bir davranışı ile iyiliğe bağlanır: Yusuf matematik ödevini yapmamıştır. Yanındaki ödevini yapmış olan arkadaşının defterini öğretmen onların sırasını kontrol etmeden alır; kendi defterini de onun önüne koyar. Öğretmenin kontrolü sonucu, Yusuf aferin alırken arkadaşının kulağı çekilir. Bu arkadaşı, babasının bal toplarken ağaçlara tırmanmak için kullandığı urganları yapan komşularının oğludur. Arkadaşı üzüntüsünden hasta olmuş ama bu olandan kimseye bahsetmemiştir. Arkadaşının okula gelmemesi üzerine Yusuf, onu ziyaret etmek için evlerine gider. Yüzünden okunan suçluluk hissiyle onun başında, konuşmadan bir süre oturur. Sanki sessizce özür dilemiş, arkadaşı da sessizce bu özrü kabul etmiştir. Filmin bu ayrıntıları bir şairin içinde olgunlaştığı incelikli durumları ortaya sermek için kullanılmıştır.

Film, Şair Yusuf’un olgunluk dönemini anlatan ilk film “Yumurta” ve ilk gençliğini anlatan “Süt” de olduğu gibi ‘Yusuf Kıssası’ başta olmak üzere birçok telmihle, alegorik anlatımla süslenmiştir.

İzleyici sözlü ve yazılı geleneğe ne kadar ilgi duyuyorsa teknolojinin verdiği hasara ne kadar tepkiliyse filmi o denli kendine yakın görecek ya da son karede Yusuf’ bir ağacın kovuğuna sığınması gibi kendini ulu bir ağaca yaslanmış bulacaktır.

Filmde mekân, zamanın üstlenmesi gereken rolü elinden almış gibi görünmektedir. Büyük mekâna ve eşyaya ısrarla gözünü diken kamera, elinden tuttuğu izleyiciyi görünenlerin ayrıntılarında, tabiatın seslerinden de destek alarak, zamana ait bir derinliğe doğru sürükler.

Her akşam Yusuf’un önüne koyulan eski bir süt bardağı boş ya da dolu olarak yakın planda gösterilirken yönetmen, üzerinde düşünmemizi istiyordur sanki. Bu düşünme sürecinde, bu kareler bizi Yusuf’un ne gördüğü, ne hissettiği ve aklından neleri geçirdiğini anlayalım diye aralanmış bir zaman perdesine dönüşür.

İşte bu düşünme sürecinden bir kaçı: masada hamur yoğuran annenin sallanan etek uçları, kocaman bir ağacın gövdesi, bir avucun içindeki ölü arılar, kavanozun içinde duran son kurdele, babanın yaptığı oyuncak tekne, kümesteki yumurta. Her biri metafora dönüşen bu unsurlar, zamana boyut kazandırır. Eşyayı ve ona bağlı olarak insanı anlamlı hale getirir. Kaldı ki Semih Kaplanoğlu, “ Sadece estetik kaygı veya gerçeklik kavramından öte, zamanın ben de daha başka karşılıkları var.” diyerek filmlerindeki zaman algısına bir anlamda açıklık getirmektedir.

Kişilerin ve mekânın, olay ve zamanın önünü keserek temayı kendine has bir üslupla gösterdikleri “Bal” 60. Uluslararası Berlin Film Festivalinde “Altın Ayı” ödülünü bileğinin, gözünün ve yüreğinin hakkıyla almış görünüyor. Dünya çapında öneme sahip böyle bir ödülü “Susuz Yaz” filminden elli beş yıl sonra hak etmiş olan diğer Türk filmi olarak ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. Ne kadar az izleyicisi olsa da bu üçleme ve özellikle “Bal” Türk sinema tarihinde kadim yerini alacaktır.

HATİCE BİLDİRİCİ

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

“BAL” ÜZERİNE” için bir yorum

  • 04/06/2010 tarihinde, saat 14:51
    Permalink

    Filmi izledim. Uzun zamandır bu kadar dingin bir film izlememiştim. Söze hacet yok neredeyse. Gayet başarılı. Manevi gönderimleri zengin. üçlemenin en iyisi diyebilirim. Bir eleştirim var. Annenin konuşması çok düzgün. Biraz daha karadenizli aksanı olsa daha inandırıcı olurmuş. Yusuf’a ise diyeceğim çok tatlı. Kaplanoğlu, yüzeysellikten uzak bir yönetmen. Gerçek hayatta nasılsa öyle vermiş görüntüleri. Böyle filmlerin artmasını diliyorum.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 4

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız